Zamanın Askıya Alındığı Yer
Değer Tuncel
Tahran’ın kapalı kapılar ardındaki bir evindeyiz. Kör bir kızın ve bitkilerle ilaçlar hazırlayan annesinin kurduğu, dış dünyadan kopuk ama kendi içinde son derece yoğun evreninde. Bir sığınak kadar korunaklı, bir zindan kadar kapalı; bir laboratuvarın soğukluğuyla bir tapınağın sessizliğini aynı anda taşıyan bu evin kapısından içeri adım attığımızda, dünya dışarıda kendi döngüsüne devam ederken kokuların ve kitapların arasında zamanın rayından çıkıyoruz. Bilgi Yayınevi’nden çıkan Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, yalnızca bir anne-kız hikâyesi değil. Şifa ile zehir, bilgelik ile delilik, sevgi ile korku arasındaki o ince çizgiyi sürekli görünür kılan kör bir kızın dünyasında, görmenin ötesine geçen bir algılama hali.
80’ler ve 90’lar İran’ının gölgesinde geçen Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, bireysel hafıza ile toplumsal gerçekliğin kesişiminde duruyor. Anne ve kızın kurduğu izole dünya çözülmeye başladıkça, beş duyunun fiziksel anlamlarından çıkıp görmenin ne anlama geldiğini, bilmenin özgürleştirip özgürleştirmediğini ya da kendi korkularımızdan ne denli uzaklaşabildiğimizi düşünmeye başlıyoruz. Dış dünya bir cazibe unsuru olarak sunulmasa da annenin kızıyla ilişkisindeki tahakküm, kızın kendini fethetme çabasıyla okur olarak olay örgüsüne müdahil olma isteğini doğuruyor.
“Korku unutkan olan veya bir şeyi unutamayan insanı etkiler.”- Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, s.37
İnsan doğasının en temel duygularından biri olan korku, roman boyunca karakterlerin dünyasında varlığını sürdürüyor. Annenin kızıyla kurduğu izole yaşam alanında korku, yalnızca dış dünyadan gelen bir tehdide verilen tepki olmuyor; bastırılmış duyguların ve içsel çatışmaların da bir dışavurumu haline geliyor. Anne, kızına sürekli olarak dış dünyanın büyüklüğünü vurgularken korkuyu alt etmek istercesine kendi kurduğu küçük ve kapalı evreni korumaya çalışıyor. “Annem diyor ki: ‘Günlerin geçişinin bu evle ilgisi yok. Sadece dünyaya ait olanlar bu duvarların dışındadır.’” - Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, s.21 Anne-kız, korkuyu anlıyorlar, kabul ediyorlar. Bir gün dışarının sesi içeriye sızdığındaysa; anne-kız arasındaki travmalar, bastırılmış korkular çözülmeye başlıyor. Yaşamanın anlamı yeniden sorgulanıyor. Roman, yaşam-ölüm üzerine düşündürürken bitkiler üzerinden kurulan şifa–zehir ikiliği bir eğretileme olarak karşımıza çıkıyor. Şifa ile zehir arasındaki çizgi, yaşamı da bahşedebilir, ölümü de. Bunun yansımasını anne ile kız arasındaki ilişkide sevgi-korku olarak okuyoruz ve hepsinin arasındaki ince çizgide sürekli bir kalma haliyle romanı tamamlıyoruz. Korkunun yönettiği yaşamların içinde “korku”nun dönüşmesi beklentisiyle okur olarak beklemediğimiz bir sona varıyoruz.
Anne-kızın hakikatında İbn-İ Sina Motifi
“Bû Ali ömrünün sonlarında özel felsefe hakkında bir risale yazdı. Mısır’da bulunan ilk sayfası dışında hepsi yanıp yok oldu. Kesinlikle içinde ifşa edilen gerçekler yüzünden. Defalarca uzun uzun bu kitabı düşündüm. İnsan her şeyi bulduğu zaman artık ne yazacak ki? Anneme dedim ki: ‘Kitaplıkta, yanan kitap için de bir yer açalım.’ Bu yüzden Kânûn kitabının son cildiyle Necât (kurtuluş) kitabının arasında, yanmış olan kitap için boş bir yer var.” - Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, s.40
Atiye Attarzade’nin romanında işlediği motiflerden biri de metne hem felsefi hem de tıbbi derinlik katan ve yazarın Bû Ali adıyla andığı İbn-i Sina. Evdeki kitaplığın baş köşesinde yer alan İbn-i Sina eserleri, roman kahramanlarının dünyasında kayda değer bir rehber olmasının yanında; Bû Ali düşünceye eşlik eden, yaşayan bir varlığa dönüşüyor.
Attarzade, özellikle yanmış, kaybolmuş bir kitap için evin kitaplığında açılan boşluk fikri ile bilginin sınırlarına ve hakikatin ağırlığına dair güçlü bir metafor kuruyor. İbn-i Sina’nın temsil ettiği bilgi, tamamlanmayı değil; eksikliğiyle, suskunluğuyla ve yokluğuyla anne-kızın yaşamında anlam kazanan bir arayışı temsil ediyor. Okur olarak İbn-i Sina’dan aktarılanlarla didaktik bir anlatı beklerken yargımızın dışına taşınıyoruz ve tıbbın, felsefenin ve sezginin iç içe geçtiği bir düşünce alanına giriş yapıyoruz.
“Ben de diğer çocuklar gibi altı yaşımdan beri “elif” harfini öğrendim. Ama annemin en sevdiği roman olan Madam Bovary’ye gelmem sadece birkaç yıl sürdü.”- Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, s.30
Romanda dikkat çeken bir diğer unsur ise dünya edebiyatından göndermeler. Bu göndermeler romanın anlatımını zenginleştirirken karakterleri anlamamızda birer ipucu görevi görüyor. Madam Bovary, taşra sıkıntısı ve içsel tatminsizlik üzerinden metne sızarken; Goethe’nin özgürlük üzerine sözleri, karakterlerin iç dünyasını yansıtıyor. “Eğer özgür bir insan olmak istiyorsanız, her gün kendi özgürlüğünüzü fethetmelisiniz.” - Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, s.15
İbni Sina ile birlikte annesinin atası Serdar’ın roman boyunca tıbbi ve felsefi rehberliğini okuyoruz. Kızın dünyasındaki en önemli figürlerden biri olan Serdar’ın annesiyle bağını Attarzade, yine edebi bir göndermeyle aktarıyor; “Gerçek şu ki insanlar bitmez ve kanlarıyla devam ederler. Bunu romanlardan da anlamak mümkün. Mesela Karamazov Kardeşler. Annem en iyi kalıtımsal roman örneği olduğunu söylüyor.” – Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, s.29 İnsan psikolojisinin en derin, en karanlık ve çelişkili yönlerini ustalıkla anlatan Dostoyevski göndermesi gibi kızın özdeşleştiği görme engelli ve metinlerine zekice kurgulanmış felsefi derinlikler katan Jorge Luis Borges’le ilgili bölüm de zihinsel bir genişleme alanı üzerinden kuruluyor. “Uyanmak dünyanın en acayip işi. Kör olduğumdan beri uzun zamandır tam olarak uyanmanın vaktini fark etmiyorum.” - Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi, s.26 Attarzade, Borges’le özdeşleşen kız çocuğunu metin içinde dolaştırıyor ve edebiyatlar arası katmanlarda, kızın düşünsel dünyası sonsuz bir labirente evrilirken anlatı derinleşiyor.
Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi’nde kavramların derinliğine bakmak kolay değil. Bunun için metin içinde kaybolmayı göze almak gerekiyor.
Kaynak: Kitap-lık dergisi, 243. sayı, Temmuz-Eylül 2026
Sipariş için: Şifalı Bitkilerle Ölme Rehberi