Tarihin Sonundan Sonra

 Ak Welsapar’ın “Kobra” romanı üzerine

Kobra, bu yakınlarda Stockholm’de hem Türkmence hem Rusça olarak yayımlanan bir kitabın adı. Türkmen yazar Ak Veli, Türkmencesi “Kepçebaş” olan romanını daha sonra Rusça olarak yeniden yazmış.

Bu romanın Rusya’da geniş okur kitlesi için ulaşılmaz olmasına yazıklanmamak elde değil. Günümüzde iyi örneklerine bizde pek az rastladığımız gerçekten önemli kitaplar arasında bile Ak Welsapar’ın Kobra romanı, kapsamlılığıyla ve gözlerimizin önünde oluşmakta olan -üstelik yalnızca eski Sovyetler Birliği coğrafyasında da değil- toplumsal dokuya nüfuz derinliğiyle öne çıkıyor. Yazarın, XX. yüzyıl sonlarından bu yana tüm dünyada giderek artmakta olan de-humanisation ve toplumsal anomia ile; iktidar elitinin topluma yabancılaşmasını, kitleleri yönetme ve insanların bilinçlerini denetleme teknolojilerindeki parmak ısırtan gelişmeleri gerçekten etkileyici bir ferasetle kavradığı ve bunu romanına da yansıttığı görülüyor.

Kobra romanının senfonik çok sesliliğinde, filozoflarla politikacıların dilinde tarih sonrası (posthistoria)  olarak adlandırılan konuma doğru karşı konulmaz biçimde kayan çağdaş insanın bütün varoluş biçimleriyle ilmik ilmik dokunduğuna tanık oluyoruz. Demokrasi, insan hakları, eşitlik, adalet, yurtseverlik gibi yüce kavramları utanmazca ve alabildiğine ustaca manipüle eden hempalarıyla birlikte uğursuz bir “yeni tip diktatör” imgesinin altında, aslında bir dünya tiranlığına ilişkin sezgileri söz konusu Welsapar’ın.  Ama romancı, kötülüğün bütün o tüyler ürpertici bayağılığına ilişkin soyut bir anahtar sunmuyor okura. Kitap gurbet ellerde yazılmış olmasına karşın yazar uzunca bir süre yazgısını paylaştığı, yazgısı üzerine çok düşündüğü halkının çektiği acılara dayandırmış kitabını. Romanın merkezinde kuşkusuz Türkmenistan var; merkezi kuşatan çevre ise her yer. SMİ, bu konuda yeterince ayrıntılı pek çok yayın yaptığı için, bütün bunlar okura hiç yabancı gelmiyor. Ancak Welsapar’ın hem ayrıntıları çok yönlü ve çok yüzlü hem de gerçeklik neredeyse phantasmagoria katına yükseltilmiş; kişileri, psikolojik karakter çözümlemelerinde ulaşılan canlılıkla, neredeyse birer simgeye dönüşmüş. Öyküleme, bulmacamsı çerçevenin gereği olarak mitolojik bir uzama kayarken ara ara kopuyor, finalde duyulan trajik akorla ise kalıp değiştiren varlığın çöldeki ölümcül yalnızlığı insanı alıp hayatın yeryüzünde varoluşunun mitoloji-öncesi dönemlerine, insanlığın tarih öncesi dönemine, -belki başka bir ad altında- ama herhalde yeniden insanlığın geleceği olacak, geleceği olması pek mümkün görünen bir döneme alıp götürüyor.

Başkahraman -Kobra- varoluşun temel katmanı olarak insanlık’ı görürken, Başkan ve adamları içinse dünya yadsınamaz biçimde ikiye bölünmüştür: Yukarıdakiler (iktidardakiler) ve karşılığı ödenmek koşuluyla el çırpıp yukarıdakilerin -isterse son derece vahşice olsun- aldıkları her kararı, çıkardıkları her yasayı onaylamakla görevli, yukarıdakilerce “halk” diye adlandırılan kesim. Ötekiler; özel servis ajanları, yazarlar, gazeteciler, ozanlar, “Bay Başkan Yoldaş’ın bülbülleri” kendi aralarında pek çok gruba ayrılmışlar, yiyecek ve öteki gereksinimleri açısından belli tabakalara bağlanmışlardır; köleci bir çalışma düzeni içinde telef olup giden yoksul köylüler, küçük tüccarlar, serseriler… “Demokratik toplum”u kurmak için gerekli yapı malzemesidirler yalnızca ve “dikilen yapının mimarisine uymuyor, dekorasyon olmanın ötesine geçemiyorsa eğer, bu malzemeden vazgeçmek gerekir.”

“Atıksız teknoloji”, diktatör tarafından toplumu yönetme yöntemi olma düzeyine yükseltilmiştir. Welsapar’ın romanındaki kişiler normal insan yaşamından yoksundur ama insan gibi ölmeye hakları vardır. Bu gerçeklikte, yalnızca yaşam değil, çok değişik yöntemlerle iktidarın “yönetim”i altında olan ölüm de “bütünsel denetim” altındadır. Ona göre, Bay Başkan Yoldaş’ın izlediği politikaları, iş hayvanı sıfatıyla desteklemekte işe yarar olup olmadıklarına bakılarak insanlara uygulanacak değişik ölüm biçimleri ve bu ölüm biçimlerine ilişkin koca bir yöntemler hiyerarşisi geliştirmişken, herkese tez ölüm uygulanamaz. Böylece, devlet gözetimi dışında gerçekleşebilen tek bir ölümden bile söz etmek mümkün değildir.

Bu diktatörlüğün yönetim konusunda sahip olduğu “know-how”, Machiavelli’nin yöntemlerini bile geride bırakır. Welsapar’ın hükümdarına insanları yönetmek yetmez, tarihe ve zamana da hükmetmek ister o. Farklı düşünceleri zorbalıkla ya da rüşvet vererek bastırmak, düşünmekten kurtuluşun operatörü olmaya ve insanların zihinlerinde bembeyaz bir sayfa açarak bunun tüzüğünü buraya yazmaya niyetlenmek, yapay  motivasyonlar yaratarak iktidarın gereksindiği duygu kabarmasını, heyecanı sağlamak, Habermas’ın “Discours, iktidardır” tezinin, Avrupa’daki merkezlerden uzak bu Asya cumhuriyetinde çok iyi özümsendiğini gösteriyor. Bay Başkan Yoldaş’ın kurduğu “Dil Enstitüsü”, kolektif bilinçte bir diktatör mitolojisi yaratarak ve aynı zamanda, insanları kendi durumu ve çevresinde olup bitenlere karşı gösterdiği refleksler üzerine düşünmeye, bu konuda değerlendirmelerde bulunmaya yönlendirebilecek sözcüklerin dile sızmasını önlemek için folklorü ve dili denetim altında tutarak, dile ve hayata geri dönüşsüz biçimde Egemen’in damgasını vurmaya yoğunlaşmıştır.

Welsapar,  insanlık düşmanı planların nasıl uygulandığını, kişiliğin nasıl hiçlenerek hayvan düzeyine indirildiğini ilginç ayrıntılarla veriyor. Çarı Kitap gibi, kendilerinde direnecek ya da Bay Başkan  Yoldaş’ın “reformlarının” saçmalığı üzerine düşünecek manevi gücü bulabilenler, bu “Avrasya demokrasisi”nde, doğrulukları nicedir sınanmış yöntemlerle karşılaşırlar. İdama giden kişiden hayır kurumları ya da gönüllü kuruluşlar adına yazın şemsiye, kışın çizme istenir.

“Yeterince kâğıdımız da, mürekkebimiz de var; gerek duyduğumuz her şeyi silbaştan yazmak bizim için işten değil. Bunun ötesi yalnızca teknik bir ayrıntı.” Diktatörün “gri kardinal”i, baş kahramanın saflığıyla alay eder. Onun,  toplumsal psikoloji biliminin ulaştığı en son, en çağdaş verileri içine alan, “Peki ya insanların belleği ne olacak?” sorusu karşısında, özel servis görevlisi kendinden çok hoşnut biçimde şu inciyi döktürür: İnsanlar, varoluşla ilgili şu ya da bu derecede önemi olan hiçbir konuda  aralarında uzlaşamayacakları için, iktidarın her zaman yeterli manevra alanı olacaktır. Tarihimiz, Sayın Başkan Yoldaş’ın görüşünün bir tür özeti ya da açıklaması  olacaktır.

Ak Welsapar’ın kitabı, George Orwell’ın 1984 anti-ütopya geleneği içinde görülebileceği gibi, onu Carpenter’a -ve onun diktatör romanına-, ayrıca G.G. Marques’in ünlü Başkan Babanın Sonbaharı'na  akraba kılan da pek çok şey var. Welsapar, çok planlı tuvalinde, çoğu kez günümüz bireyinin sorunlarını kurcalama üzerine yapılandırılan çağdaş romanın kapalılığına meydan okuyor ve büyülü gerçekçilik yöntemini daha da geliştirerek, “gerçek”le “hayali” arasındaki sınırda kendi sanatsal dünyasını yaratıp global bir genellemeye ulaşıyor, Asya çöllerinin kum tepeleri arasında yitmiş küçük bir eski Sovyet Cumhuriyetinin “komünizm”den “demokrasi”ye transit geçişinin özel tarihini anlatıyor. O da tıpkı Marques gibi “ben” hipertrofisini araştırıyor; belli bir kanuniyetle hayvan köküne dönen insanın insana özgü niteliklerinin nasıl yitip gittiğini, insanın nasıl hayvan köküne, vahşiliğe  dönmekte olduğunu ve bu geri dönüşe ne uydu telefonlarının, ne korkunç pahalı politeknolojinin, ne de onuruna dikilen anıt üzerindeki altının kalitesinin engel olabildiğini anlatıyor.

Soru: Peki bize ne olacak? Halka? İnsanlara? Nasıl bir gelecek hazırlandı insanlığa? Bir düşünür ve sanatçı olarak Marques’i Ak Welsapar’dan ayıran çizgi buradan geçiyor.

Başkan Babanın Sonbaharı'nın her sayfasında, özgürlüğe ulaşmak ve düşüncelerini yaratıcı biçimde gerçekleştirmek için insanın sayısız olanağa sahip olduğu inancı duyumsanır.  “Kobra” ise baştan sona trajik bir kötümserliğin romanı.

                                                                      Lyudmila Lavrova

Kultura”, Moskova, 24 Haziran 2004

 Ak Welsapar'ın Kobra kitabını indirimli satın almak için tıklayınız.

 

 

 

 



Kapat