Merhaba Halikarnas Balıkçısı | İhsan Kurt

gökyüzü maviydi

denizler mavi

grilik yoktu dünyasında

sürgünü maviydi

renklerin sesi

dili maviydi

merhaba dedikçe

mavi gülümserdi

Aganta Burina Burinata

merhaba börtü böcek

mavi açan güller merhaba

merhaba mavi hayata

“hayat, bir yerde değil insanda olur”

sana da merhaba insanoğlu

Merhaba Cevat Şakir, öncelikle seni gönlümden kopan yukarıdaki dizelerimle selamlamak ve aramızdan ayrılışının 49.yılında “merhaba” demek istedim. Çünkü sen denizi sevdiğin gibi merhabaları da severdin. Kızın İsmet Noonan’ın dediği gibi(*) bir efsane değildin ve bir efsane de olmak istemezdin fakat zamanla bir efsaneye dönüştün. Yaşamın süresince öfkenle, neşenle, acılarınla, sevgi ve yoğun hislerinle dopdolu yaşayan, efsane insan merhaba!

Merhaba elli, yüz, yüz elli yıl ve asırlar önce yaşamış olan şairler, yazarlar. Çoğu unutulmuşlar, azı unutulmuşlar sizlere de merhaba. Hepinizi ayrı ayrı yazmak isterdim ama buna ne imkânım ne de zamanım var. Hepinizi tek tek anmak isterdim ama korkarım unuttuklarım darılacaklar. Bunun için iz bırakmış, söz bırakmış hepinize sözdaşınız Halikarnas Balıkçısı’nın diliyle merhaba diyorum.

Ne zaman ki bir insana, okuduğum bir metne sıcak, içten tanışıklık hissetsem, hani derler ya tam da öyle “kanım kaynar.” Doğal insan aynen doğa gibidir doğal yazılmış metinler de öyle. Bir ormanın içinde kendine ait bir besteyi tutturmuş olan şelalenin köpüklerini seyredercesine rahatlar, huzur bulurum. Nasıl ki doğal insanın yanında kendimi daha rahat hisseder, hiç gerginlik duymazsam adı şu veya bu olan okuduklarımda da benzer duyguları yaşarım. İşte o zaman kurda kuşa, börtü böceğe ve sana da insanoğlu merhaba diye seslenirim. Sesime ses veren, karşılık veren bir ses yankılanır kulaklarımda ve de anılarımda. Çünkü bana “merhaba” diyen bu sesi bir yerlerden tanıyorum. Önceleri öğretmenlik yaptığım köylerde karşılaştığım, birlikte çaylarını çorbalarını üleştiğim bozkır insanlarının sesiydi bu sesler. Önce dupduru bakışlarla gülen gözler “merhaba” derdi. Ben sözden önce gelen bu merhabaların samimiyetine daha çok güvenir, daha çok ısınırdım. Geçmişte kalan o günlerden bu günlere ne zaman ki baharın gelmesi, ağaçların çiçeğe durması, çağıl çağıl meyvelerin dallarından sarkması ve ne zaman ki güz yelleriyle sararan yaprakların savrulmasını görsem bütün bunlarda hep bir merhaba sesini hissederim. Bu merhabalara hasret kaldığımda da biraz Sait Faik, biraz fazla da Halikarnas Balıkçısı’nı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) ziyaret ederim, okurum. Yaşadığım ve özlediğim merhabalara hasretimi biraz olsun bu yazarların yazdıklarında gidermeye çalışırım. Çünkü bu yazarların merhabasında, yazdıklarında da benzer doğallığı ve sıcaklığı hissediyorum.

Atilla Gökçe onun hakkında yazdığı bir yazıda (Akşam, 23 Haziran 1967) nasıl yazı yazdığını şu cümlelerle açıklar: “Halikarnas Balıkçısı üç kitabı birden yazıyor şimdi… Balıkçı çalışarak yorulur, işin şeklini değiştirir ve tekrar çalışarak dinlenir. Ona bu konuda bir soru soracak olursanız, ‘insanlar hep dinlenselerdi, bir gün dinlenmekten yorulurlar ve bu yorgunluğu gidermek için çalışmaya başlarlardı’ diyecektir.”

Edebiyatın birikim olduğunu, biriktikçe zenginleştirdiğini  bilen bilir. Birikimsiz, bilgisiz de yazı yazarsınız ama bu ancak çocukların “nanik yapması” gibi bir şeydir. Önce ne yazmış bu diye okurlar sonra burun kıvırıp geçerler. Edilgin okuyucular belki bir daha bakar ama etkin okuyucu adınızı ve yazılarınızı görmekten pek hoşlanmayacaktır. İster Sait Faik isterse Cevat Şakir’i okuyunuz bunların sözlüklerinde dışlayıcılık, yapaylık bulamazsınız. Zaten üsluplarında desteksiz atmaya, sığlığa da pek rastlayamazsınız. Özellikle Cevat Şakir okudukça zenginleştiren, okudukça tatlı bir sohbete dalmışçasına içine çekendir. Deniz güzeldir ama Akdeniz kıyılarının güzelliğini, denizden “ay ışığı aktığını”, tarihini, mitolojisini bir de Halikarnas Balıkçısından okunduğunda güzelliklerin ayırdına varmak bir başka oluyor. Bunun için bazen diyorum ki bir telaş içindeki yayın dünyasında nitelikli yeni yazarları, yeni kitapları tanıtalım ama eskimeyen eski yazarlar ve eserleri de ihmal edilmemelidir. Çünkü bunlar bizim birikimimizdir, unutulmaya terk edilemez. Bunları ihmal etmek edebiyatın geleceğini de sığlığa mahkûm etmek olacaktır.

Elbette yeni kitapların yayınlanması, genç yazarların ortaya çıkması toplum adına da kültür adına da sevindirici. Lakin özellikle reklamlarla öncelikli yer kapmaya çalışan veya yer verilen eserlerin, yazarların da dayandığı, kavradığı bir köklerinin olması da gerekiyor. Edebiyat/sanat için yakın bir zaman sayılacak son bir asır içerisinde yetişen değerli yazarların eserleri de Anadolu’yu keşfeder gibi, insanımızı keşfeder gibi yeniden okunması gerekiyor. Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Tanpınar, son dönemlerde Salâh Birsel, Halikarnas Balıkçısı ve benzeri yazarların eserlerinin tekrar yayınlanmasından edebiyat da toplum da kazançlı çıkmıştır.  “Merhaba Anadolu” dercesine Halit Ziya, Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Reşat Nuri, Refik Halit, Halide Edip, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi benzeri yazarların zamanımızda da okurlar bulması iyi gelişmelere işarettir.

Gerçi son yıllarda birkaçı istisna edilirse bakıyoruz edebiyat tarihi içinde unutulmaya, unutturulmaya /belki özellikle değil/ çalışılan, üslup sahibi, kültür sahibi çok değerli kalemler de var. Sığlığın, yüzeyselliğin, seviyesizliğin, kültürsüzlüğün, ideolojik saplantıların ve hatta cahilliğin toplumsal hayata giydirilmeye çalışıldığı zamanımızda nitelikli edebiyatı, yazarları önemsizleştirmenin, unutmanın acısını toplum çekmeye başlamıştır bile. Okumadan ötekileştirerek, anlamadan yargılayarak, eserden çok onu üreteni dile dolayarak, çok değerli yazar ve şairleri görmezlikten gelme saldırganlığına uğratarak karanlıklardan çıkış yolu bulunamayacaktır. 1616 yılında ölmüş olan William Shakespeare’i sadece İngilizler değil dünya tanıyor ve okuyorsa öncelikli olarak bu durumda sadece başarılı eserlerinin değil İngilizlerin de payı vardır. Eğer İngilizler yazara beş asır önce yaşamış biri olarak baksa ve tarihin unutulan sayfalarına bırakmış olsalardı zamanımızda Shakespeare’den bahsedilemeyecekti. Türk edebiyatında zamanımızda bir asır önce yaşamış kaç yazar ve şair hatırlanıyor, okunuyor düşündük mü? Böyle bir sorgulamanın yapılması gerekir. Özellikle kırk yaş altı nesillerin bir kısmı bırakınız bir asır önceki yazar ve şairleri elli yıl önce yaşamışlardan da haberdar olamıyorlar. Bu çarpıklıktan biraz da yaşayan şair, yazar, yayıncı ve okurlar da sorumlu diye düşünüyorum.  

Yeni yazarların, eserlerin yanında üslup sahibi, kültür sahibi, öngörü sahibi yaşayan aydın kalemlere de zaman zaman “merhaba” diyelim. İnsanları ve denizi çok iyi tanıyan, ömrü sıkıntılarla geçmesine rağmen kendisine mavi bir dünya kuran, “ölümü hayata sığdıran” ama “hayatı ölümü aşan” Halikarnas Balıkçısı’nı, adını andığım/anamadığım bütün yazarları onun selamı ile  selamlamak, eserlerini okumak bir vefa borcu olacaktır.

Tekrar merhaba Cevat Şakir!

*Bu yazı Edebiyat Haber sitesinden alınmıştır. 

Halikarnas Balıkçısı'nın tüm eserlerini incelemek için tıklayın.

Kapat