Hemingway’in Avcılık Tutkusu: Afrika’nın Yeşil Tepeleri

Ernest Hemingway, 1933 yılının yaz aylarında, karısı Pauline ve bir arkadaşıyla birlikte Doğu Afrika’ya bir safari turu düzenler. Kenya ve Tanzanya’daki bu gezi, Hemingway’e hem bir nefes alma hem de Serengeti düzlüklerinde avlanma olanağı sunar. Afrika’nın Yeşil Tepeleri ve daha sonra yayımlanan iki öyküsü (Kilimanjaro’nun Karları ile Francis Macomber'in Kısa ve Mutlu Yaşamı) Hemingway’in bu gezisindeki gözlemlerinin ürünüdür.

Hemingway’in boğa güreşlerine olan düşkünlüğü ve av tutkusu pek çok okur için rahatsız edici olmakla birlikte aslında Hemingway’in avcılık merakının altında büyük romanlar yazma dürtüsü vardır.

Afrika’nın Yeşil Tepeleri’ndeki şu bölüm Hemingway’in yazma serüveni hakkında çok önemi bir bilgi sunar bize: “Tolstoy’un Sivastopol’unu okurken, savaş zamanında bir yazar olmanın nasıl bir üstünlük sağladığını düşündüm. Savaş dünyanın en önemli konularından biriydi. Onu olduğu gibi yazmak da dünyanın en zorlu işlerinden biriydi. Savaşı görmeyen yazarlar, görenleri kıskanarak bunu önemsiz, anormal ya da hastalığa benzer bir konu olarak göstermeye çalışmıştı. Gerçekte ise yaşamadıkları bu olay onlar için büyük kayıptı.”

Hemingway, tanık olduğu anları, olduğu gibi aktarmak için, yaşamı boyunca savaşların, avların peşinde koşar. Yazılabilecek en büyük gerçeklik budur: Ölmek ve öldürmek. Hemingway av sahnelerini anlatırken bir fotoğrafçı gibidir. Benzetmelere, göndermelere, imgelere değil canını kurtarmak için koşan hayvanlarla kendi bağırsaklarını yiyen sırtlanlara yer verir kitaplarında. Çünkü gerçek budur. Bir avcının içindeki önlenemez öldürme dürtüsü, Afrika’nın Yeşil Tepeleri’nden önce hiçbir kitapta böylesine açık bir dille yazılmamıştır:

“Benim bu sazlıklarda duyduğum coşkuyu, bir uçakta duyamazsınız. Öldürmüş, hem de önemsiz bir yabansığırını öldürmüş olmak, insanın içini azıcık dinginleştirir. Öldürmek başkalarıyla paylaşılan bir duygu değildir.”

Hemingway av sahnelerini anlatırken avcıları pek de kayırmaz. Avcılar iz sürüp nişan alırken bir yandan erkekçe bir iş yapıyor gibilerdir ancak sayfalar ilerledikçe erkek kahramanın gölgesinde kıskanç, saldırgan, aşağılık duygusuna sahip bir karakter belirir. Hemingway bu karakteri gizlemez. Anlatımı dürüst ve yalındır, hayvanları koruyormuş, geyikleri seviyormuş gibi sahteliklere hiç bulaşmaz. Bir avcının içindeki, nefrete yaklaşan acımasızlığı hiç saklamadan olanca çıplaklığıyla sunar okura:

Sımsıcak bir düzlükte sırtlanın uzaktan vuruluşunu görmek, daha da eğlenceliydi. Ters dönmesini, çılgınca daireler çizmesini, içine tohumlarını salan ölümle yarışırcasına hızlı hareketler yapmasını izlemek, çok ilginçti. Ama M’Cola’nın kahkahalar atmasına neden olan asıl olay başkaydı. Klasik bir sırtlanın koşarken uzaktan vurulmuşsa öfkeyle dönerek bağırsaklarını ortaya çıkarana dek kendini parçalaması, sırtlan şakasının doruğuydu. Hayvan, bağırsaklarını çıkardıktan sonra, durup bunları tadına vara vara yerdi”.

Yaptıklarını eksiltmeden, masumlaştırmadan, olanca çıplaklığıyla yazar Hemingway. Afrika’nın Yeşil Tepelerinde anlatılan soğukkanlı avcılar bize Nazi dönemi işkencecilerini anımsatır: “Atardamarı kestiğimde sımsıcak kan parmaklarıma sıçradı. Kanama başladıktan sonra, Droopy’ye de gösteriş yapmak için, bıçakla yüreğin çevresini kesmeye başladım. Düzgün bir biçimde, karaciğerle safra kesesini çıkardım. Karaciğeri özenle çimenlere koyup yanına da böbrekleri yerleştirdim.”

Bu soğukkanlı avcılar, aynı zamanda tuhaf bir yarış içindedir. ‘En büyük boynuz’, ‘En iri geyik’, ‘En büyük diş’ diyerek öldürdükleri hayvanları birbirleriyle yarıştırırlar. İçlerinde karşı koyamadıkları bir kıskançlık duygusu vardır. Arkadaşları kendi avladıklarından daha güzel bir hayvan avladıklarında üzüntüden kahrolurlar.

“Avladığı hayvan benimkini öylesine küçültüyordu ki, onu burada tutamadım. Karl avladığı hayvanla hepimizi yerli yerine oturtmuştu.

Hemingway’in avcılarındaki bu tarifi güç nefret duygusu nedensiz değildir. Arkasında erkekliğini kanıtlama isteği, derin bir aşağılık kompleksi ve büyük işler başarma arzusu vardır.

Avcılık nedeniyle artık Afrika’da yok olmaya yüz tutan gergedanların nasıl öldürüldüğünü okumak kuşkusuz bugünün okuru için pek kolay değil. Ancak Hemingway bu noktada da dürüst davranır. Kitabın son bölümünde şöyle yazar:

“Biz, adım atar atmaz kıtalar yıpranmaya başlıyor. Oysa yerliler, o kıtayla uyum içinde yaşıyorlar. Ancak buraya gelen yabancı, ağaçları kesip yok ediyor, suları bitirip bozuyor. Bir ülkeyi ilk bulduğumuzda nasılsa, öyle bırakmalıyız. Bizler, yalnızca buranın doğallığını bozan yaratıklarız.”

Doğru söze ne denir…

Avcılık, doğal yaşam, hayvan hakları gibi konular üstüne kafasını yoran herkesin okuması gereken bir kitap Afrika’nın Yeşil Tepeleri. Kitap, Küçük İskender’in önsözü ve Fatma Aylin Sağtür’ün özenli çevirisiyle av tutkunlarının iç dünyasına tutulmuş bir ayna gibi. Bazı okurların “Avcılığı yasaklamak için sadece bu kitap bile yeterli.” dediği Afrika’nın Yeşil Tepeleri’ni mutlaka okumalısınız.

Ernest Hemingway’in Afrika’nın Yeşil Tepeleri kitabını indirimli fiyat ve avantajlı kargo seçeneğiyle satın almak için tıklayın.

 

 

 

 



Kapat