"Görünenin Ardı Bilinir mi?"

Düşünün, Bodrum'dasınız. Yaz. Her yer cıvıl cıvıl. İnsanlar eğlenmek için yarışıyor adeta. Müzik, içki, dans, deniz... Sokaklarda dolaşmaktan bıkınca, yürüyorsunuz biraz, bir köşkün bahçesine takılıyor gözünüz. Uzun bir masada oturmuş yaşlı kadınlar genç kız gibi kaynatıyorlar. Gülüşme değil, kahkaha onlarınki. Coşmuşlar, eğleniyorlar. Yanık tenlerini görüyorsunuz sadece. Yüzlerini ayırt edemiyorsunuz. İçlerinde kim var,  kim ne taşıyor yüreğinde, bilmiyorsunuz. Belki özeniyorsunuz onların mutluluğuna.

Düşünün, bir başka yer, İstanbul'dasınız, gece… Ortaköy Feriye'de'siniz. Lüks bir lokanta. 60 ve 70'li yaşlarda bir kadın ve bir erkek, çok mutlu görünüyor. Loş ışık altında romantik bir gece yaşıyorlar. Kadının yüzünde pembelik, heyecan… Mutluluklarına özeniyorsunuz belki.


Düşünün, denizin üzerinde tekneler, İstanbul'dasınız yine. Teknenin başında bir grup, deniz sefası yapacak gibi görünüyor. "Güzel bir gün" diyorsunuz, belki özeniyorsunuz yine. Ama neden o tekneye bineceklerini, ne yapacaklarını bilmiyorsunuz işte.  Değil, hiç bir şey göründüğü gibi değil. Yazarın dediği gibi, "Görünenin ardı bilinir mi?"

İki günlük sarsıntımı yazmazsam olmayacak. Rahatlayamayacağım. İki günlük değil aslında, iki gün, iki de gece. Okurken kopamadım, uyurken etkisinden kurtulamadım. Rüyalarıma girdi. Dışarıda o çok sevdiğim kar manzarası, bambaşka bir şeye dönüştü. Karlar tipi ile savrulurken, ben sevgili Leylâ Serpil'in Savruluş adlı romanını okumaya başladım. Aldığım molalarda camdan dışarıya bakarken, her bir kar tanesi, gözümde bir insan oluverdi. Onlardan biri de kitabın ana kahramanı Selma. Köyümüzdeki kar taneleri deli rüzgârla savrula dursun, Selma'nın oradan oraya savruluşu, yaşam mücadelesi, direnci, küçücük umut ışıklarına var gücüyle tutunmaya çalışması ve her seferinde yenilişi ama bu yenilgiden hiç yılmayışı çok etkiledi beni. Yaşamda bazen öyle şeyler olur ki, onu bir filmde izleseniz ya da bir kitapta okusanız, "Yok artık, bu kadarı da fazla" dersiniz. Ancak yaşanan gerçekler, bazen izlediğiniz bir filmden ya da okuduğunuz kitaptaki öyküden de fazlası olabiliyor. Bu kitap da öyle. Yazılanlar, yaşanmış. O yüzden de okurken çok daha fazla etkileniyor, çok daha derinden hissediyorsunuz her şeyi. Elbette yaşanmışlık değil, kitabı etkili kılan, yazarın başarısı!

Kitaplarda 'genellikle' alıştığımız tarz, olay düğümünün sonda çözülmesidir. Düğümü çözmek isteyen okur, kitabın sonuna kadar merak duygusuyla sürüklenip durur. O yüzden yazar, kitabın içine ipuçlarını yerleştirir, çeşitli oyunlarla okuru gizemli gizemli sona yaklaştırır. Ancak bu kitap öyle değil, ne ipuçlarına, ne çeşitli oyunlara ne de gizeme yönelmiş Leyla Serpil. Doğrudan olayı vermiş, sonra o noktaya nasıl gelindiğini ayrıntılarıyla anlatmış. Ne okur kaygısı, kokusu var ne de insanı sadece 'merak' ile sürükleyen bir yaklaşım. Kitap gerçekliği ile kaya gibi sert, dokunaklı, can yakıcı, sorgulayıcı. Savruluş sadece bir gerçeği aktarım değil. Aynı zamanda ciddi bir edebi değer taşıyor. Altını çizdiğim cümleler kitabın içinde ışıldıyor. Kimi yerinde felsefi bir tat var, kimi yerinde de tıkanmışlıklarımıza ışık tutabilecek terapi niteliğinde cümleler, ince analizler.


"Genç yüreklerinde en küçük bir olay bile olağanüstü boyutlara erişir, dünyanın en büyük hadisesi gibi yankılanırdı. Oysa şimdi nice acıları küçültmek, yok etmek uğraşındalar. Hayatın getirip üst üste yığdıklarının altında kalmamak için buna mecburlar. Ya da yürekleri öyle genişledi ki, her acı içinde kendine bir yer buluyor"

"Zaman her derdin ilacıdır derler ya... Önceleri bir daha toparlanamayacakmışsınız gibi gelse de zaman sizi onarıyor. Acınız sessizce yüreğinizin bir köşesine çekiliyor ve siz onunla yaşamaya alışıyorsunuz."

"Yüzündeki keder yüzlerce binlik ok olup aralarındaki camı, kapıyı, duvarları aşarak yüreklerine saplandı."


"Artık hayatı biraz da yük gibi yaşıyor. Yaşıyor değil de adeta taşıyor."

"Yaşadıkları, geçirdikleri, yoksullukları onu hiç hırpalamamış, örselememiş gibi nereden aldığı belirsiz bir güç ve güven, üzerine özel dikilmiş elbise sanki."


"John, yapabileceği hiçbir şey olmadığının ayırdında, sessizce oturduğu yerde eriyip koltuğun dibine akıyordu."


"... huysuz, asık yüzlü ve hayata karşı cimri bir adam"


"Sanki bu hayata prangalanmış bir hükümlü gibi kımıldamaya korkuyordu."


"... doğanın tüm güzelliklerini, oğlunun bunları asla göremeyecek olmasının hüznüyle selamlardı."


"Hayatlarına beklemedikleri bir zamanda giriverdi ve bir kuyrukluyıldız gibi aniden gözden kayboldu."


"Zaman her şeyin olduğu gibi, onların kederlerinin de üstüne yavaş yavaş bir tül örttü."


"O bavulların, kutuların içine hapsettikleri, onun yaşamıydı."


"Her bir sözcüğü, ucu özenle sivriltilmiş birer oktu."


"Sessizlik sımsıkı sarıyor etrafımızı. Hüzün gizlendiği yerden çıkıp yeniden kucaklıyor hepimizi."

Evet, kitabı bitirir bitirmez derin bir nefes aldım ve "Offff..." dedim. Öylesine içine çekiyor ki kitap sizi, kitabın içindekilerin hüznü sizin hüznünüz, sevinçleri sizin sevinciniz, kurtuluşları sizin kurtuluşunuz oluyor. Kitap yaşamın inişlerini, çıkışlarını, sevinçlerini, hüzünlerini, kısacası insan olmanın tüm ayrıntılarını ince bir nakışla, yalın bir dille sunuyor. Bence güzel bir sinema filmi olabilecek değerde. Ben okurken sarsılmışsam, o yaşarken, yazarken neler yaşamıştır kim bilir? Ellerine sağlık Leylâ Serpil'in. Tanımış olmak da benim için ayrıcalık elbette.

ŞEYDA APAYDIN

Leylâ Serpil’in Savruluş kitabını indirimli fiyat ve avantajlı kargo seçeneği ile  hemen satın almak için tıklayın.

 

 

 

 

 



Kapat