Ben, Tituba - Salem’in Kara Cadısı: “Büyü”lü Bir Roman

                                                                                                                                                                                                                              Değer Tuncel

Amerika’nın karanlık tarihinde, hem kadın hem köle olmanın ağırlığı iki kat fazla hissedilir; çünkü bedene vurulan zincirin yanı sıra, sesin de susturulduğu bir hayattır bu.

Başlıktaki “Büyü”lü sözcüğü, hem Ben, Tituba - Salem’in Kara Cadısı romanının atmosferine kapıldıkça hissedilen o etkileyici hali hem de anlatının merkezinde yer alan “büyü” temasını simgeliyor. Ancak bu büyü, yalnızca doğaüstü bir olgu olarak değil, aynı zamanda baskının ve toplumsal yapının araçlarından biri olarak da karşımıza çıkıyor. Zaten büyücülükle suçlanan Tituba’nın hikâyesindeki en temel konulardan biri de kölelik. Bilgi Yayınevi’nden çıkan bu roman, 1600’lü yılların Amerika’sında geçiyor. Bir kadının gözünden köleliğin yapısal şiddetini, özellikle siyah kadınların yaşadığı çok katmanlı zulmü ve hayatta kalma mücadelelerini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Tituba’nın hikâyesi, yalnızca bir bireyin değil, görmezden gelinen yüz binlerce kadının sesi oluyor.

“Büyücülük” kavramı ile başlayacak olursak; romanda geçen büyücülük, aslında toplumsal korkuların, cehaletin ve önyargıların bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Baş kahraman Tituba’nın “cadı” olarak damgalanmasının ardında ise gerçek anlamda bir büyü değil, onun Afrika kökenli halk bilgisine, doğayla kurduğu şifacı bağa ve iyileştirici ritüellere dayanan bilgeliği yatıyor. Tituba, bitkilerle tedavi eden, doğayı bilen ve kadınların dertlerine deva arayan bir şifacı. Ne var ki, bu bilgi, beyaz erkek egemen sistem tarafından tehdit olarak algılanıyor. Roman, bu noktada belirgin bir ironi sunuyor. Oxford gibi prestijli bir kurumda eğitim almış bir doktorun, hastasındaki izleri “şeytanın ısırıkları”na benzetmesi ya da Harvard profesörü olma hayali kuran bir başka doktorun, “Erkek bir çocuğu emziren bir kadından süt alın. Bir kedinin kulağını ya da kulağının bir kısmını kesin. Kanını sütün içine akıtın. Bu karışımı günde üç defa hastaya içirin” önermesi, dönemin “bilimsel bilgi”sinin ne kadar cahilce ve keyfi olduğunu gözler önüne seriyor. Böylesi uygulamaların “akademik” bilgi olarak sunulduğu bir dönemde, halk bilgisine sahip bir kadının cadılıkla suçlanması, beyaz erkek egemen kültürün içindeki çelişkiyi ve ironiyi açıkça ortaya koyuyor.

“Zenci kadersizliğinin sonu yok.”

Tituba’nın varlığı, sadece fiziksel değil, kültürel ve epistemolojik bir meydan okuma. Çünkü Tituba, “beyazların” geçerli bilgi anlayışını ve otoritelerini tehdit ediyor. O’nun hikâyesi, Amerika’nın sömürgeci geçmişinde hem kadın hem de siyah olmanın kesiştiği noktada yaşanan derin adaletsizlikleri gözler önüne seriyor. Bununla birlikte romanda kölelik yalnızca zincirlerle değil, dille ve statüyle de işliyor. Öyle ki siyah kadınların başka tüm beyaz kadınlara “sahibe” demesi, hem sınıfsal hem de ırksal tahakkümün kadınlar arası ilişkilere nasıl sızdığını ortaya koyuyor. Irkçılık, kadın dayanışmasını imkânsız kılar; beyaz kadınlar için Tituba, çirkin, kaba ve aşağı görülmeye mahkûmdur çünkü bu yargı, onların toplumsal üstünlüklerini sürdürebilmelerinin teminatıdır. Bu yönüyle roman sadece Tituba’nın değil, susturulmuş, bastırılmış, görünmezleştirilmiş yüz binlerce siyah kadını temsil ediyor. Tituba’nın hikâyesi, romanda geçen “Zenci kadersizliğinin sonu yok” ifadesiyle okuyucu olarak da bireysel isyanımıza dönüşüyor.

“Başımdaki saçların sayısından fazla

Nedensiz yere benden nefret edenler.

Kalabalıktır, haksız yere canıma kastedenler…” (İncil, Mezmurlar 69.)

Miller ve Sartre Cadılığa Kulak Vermişti

Maryse Condé'yi Grand Prix Littéraire de la Femme (Kadın Edebiyatı Büyük Ödülü) sahibi yapan Ben, Tituba - Salem’in Kara Cadısı’nda, 1692 yılında Massachusetts’te patlak veren Salem Cadı Mahkemeleri tarihsel arka plan olarak kullanılıyor. Salem kasabasında büyücülükle suçlanan kadınların yargılandığı bu mahkemeler, aslında dini baskının, kadın düşmanlığının ve toplumsal paranoyanın dramatik bir sonucuydu. Bu dönemde özellikle siyah kadınlar, hem köle hem kadın olmaları nedeniyle çifte bir ayrımcılığa maruz kalıyor; bilgileri, sesleri ve varlıkları “şeytani” ilan ediliyordu.

Tam da bu tarihsel bağlamda, Arthur Miller’ın 1953’te kaleme aldığı Cadı Kazanı (The Crucible) oyunu ve Jean-Paul Sartre’ın aynı adla sinemaya uyarladığı film, Salem davalarının yalnızca geçmişte kalmadığını, günümüz toplumsal yapılarında da yeniden üretildiğini gösteriyor. Miller, McCarthy dönemini cadı avına benzettiği oyununda, otoritenin korku üretip buna boyun eğmeyenleri “cadı” ilan etmesini eleştirir. Tituba karakteri Cadı Kazanı’nda da yer alıyor, ancak Condé'nin romanında çok daha derinlemesine ve siyah kadının perspektifinden anlatılıyor.

Sartre’ın film uyarlamasında da dikkat çekici bir biçimde cadılığın sistematik bir susturma mekanizmasına dönüştüğü vurgulanıyor. Aklın, inancın ve ataerkil düzenin kesiştiği yerde, farklı olan, bilge olan ya da itiraz eden herkes susturulmak isteniyor. Bu noktada Condé’nin Tituba’sı, yalnızca Salem Cadı Mahkemeleri’nin değil, aynı zamanda Miller ve Sartre’ın da altını çizdiği tarihsel manipülasyonların bir sembolüdür.

Yeni Kelimelerle Dünyaları Keşfe Çıkıyoruz

Tituba’yı okumanın en keyifli yanlarından biri, bambaşka kavramlar ve sözcüklerle tanışma fırsatı sunması. “Büyülü” atmosferin içine girdikçe, Fanti, Ashanti, Akwaba, Kreol, Arawak, Mazurka gibi kelimelerin anlamlarını merak ediyoruz. Şeker kamışından şeker elde etmeyi Hollandalılardan öğrenen ilk toprak sahiplerinden, Batı Afrika'daki kabilelere; Afrika dillerinden, Güney Amerika ve Karayip kültürlerine; Antil adalarında yetişen egzotik ağaçlardan, Amazon ormanlarından Karayiplere ulaşan yerli halklara kadar çok geniş bir dünyaya açılıyor roman. Avrupa kökenli atalara sahip ama tropik sömürge topraklarında doğmuş insanları; kültürel etkileşim sonucu ortaya çıkan dans biçimlerini öğreniyoruz. Bilmediğimiz, uzak coğrafyaların gizemine yaklaşmak, hem bilgi hem de edebi haz açısından “büyüleyici” bir deneyime dönüşüyor.

“Cadı olan ve Man Yaya olarak çağırılan bir Nago zencisi yetiştirmedi mi seni?” Kekeledim: “Cadı! Cadı mı? O insanları tedavi ediyordu, şifacıydı!”

Okur olarak başından sonuna dek bağlı kaldığımız bu soluksuz hikâyede, şifacı Tituba’nın büyücülükle suçlanması; cehalet, korku ve önyargıların gölgesinde bir kadın olarak verdiği mücadeleye dönüşüyor.

Tituba, gerçekten büyü yapmadığını kanıtlayabilecek mi, yoksa tarih bir kez daha sesini yükselten bir kadını susturacak mı?

Tituba, asıl büyünün sevgi, dayanışma ve direnç olduğunu hatırlatıyor. Ve tüm bu karanlığın içinde Tituba’nın yüreğinden yükselen o özlem dolu ses kulaklarımızda çınlıyor: “Ülkem, kaybettiğim ülkem. Bir gün kavuşabilecek miyim sana?” Çok özlediği Barbados’a kavuşması hâlâ bir umut mu, yoksa yalnızca bir düş mü?

 

Kaynak: Varlık Dergisi, Ağustos 2025 

Maryse Condé’nin Ben, Tituba / Salem’in Kara Cadısı kitabını indirimli fiyat ve avantajlı kargo seçeneğiyle satın almak için tıklayın.

Kapat