Olmayacak Şeylerin Romanı
“Dönen mavi beyaz bir küre... Yaklaşıyoruz, yaklaşıyoruz... Üzerinde milyarlarca insan. Zamanlarının yarısını öylece durarak, diğer yarısını oradan oraya koşturarak geçiriyorlar. Okula, savaşa, savaş karşıtı yürüyüşlere, markete, kerhaneye, misafirliğe, dua etmeye, gelinlik provasına, spor müsabakalarına gidiyorlar. Yıllar böyle geçiyor. Sonra yaşlanıyorlar ve sık sık hastaneye gitmeye başlıyorlar. Sona yaklaştığımız halde ortaya çıkan elle tutulur bir şey yok. Bir anafikir? Kıssadan hisse? Hikâyenin sonu da belli üstelik. Mezarlığa gidiyorlar, başkaları tarafından taşınarak. Pek yakında...”
Yüzü, onu gören herkeste nefret uyandırdığı için insan içine çıkarken maske takmak zorunda olan ünlü bir yazar, “gönüllü esaret” yasasıyla köle olmaya karar veren bir kadın ve yakınları ölmüş insanların acılarını dindirme yeteneğine sahip fakat dindirdiği her acıyla da kendi ruhunu çürüten bir adam... Birinin maskesi, diğerinin teslimiyeti, ötekinin yeteneği aynı hikâyenin farklı yüzlerine dönüşüyor. Nefretle aşk, esaretle özgürlük, ölümle doğum arasındaki sınırlar belirsizleşiyor; büyük şakacı yine kendi oyununu oynuyor.
Hürer Ebeoğlu, Olmayacak Şeylerin Romanı’nda kaderin ironisini, toplumsal normların absürtlüğünü ve insanın en uç arayışlarını sorguluyor. “Hoşkusur”un estetiğiyle örülmüş bu roman, duygusal mutasyona uğramış bir çağın aynasında insanın kendine yabancılaşmasının tekinsiz bir kaydını tutuyor.
“Dönen mavi beyaz bir küre... Yaklaşıyoruz, yaklaşıyoruz... Üzerinde milyarlarca insan. Zamanlarının yarısını öylece durarak, diğer yarısını oradan oraya koşturarak geçiriyorlar. Okula, savaşa, savaş karşıtı yürüyüşlere, markete, kerhaneye, misafirliğe, dua etmeye, gelinlik provasına, spor müsabakalarına gidiyorlar. Yıllar böyle geçiyor. Sonra yaşlanıyorlar ve sık sık hastaneye gitmeye başlıyorlar. Sona yaklaştığımız halde ortaya çıkan elle tutulur bir şey yok. Bir anafikir? Kıssadan hisse? Hikâyenin sonu da belli üstelik. Mezarlığa gidiyorlar, başkaları tarafından taşınarak. Pek yakında...”
Yüzü, onu gören herkeste nefret uyandırdığı için insan içine çıkarken maske takmak zorunda olan ünlü bir yazar, “gönüllü esaret” yasasıyla köle olmaya karar veren bir kadın ve yakınları ölmüş insanların acılarını dindirme yeteneğine sahip fakat dindirdiği her acıyla da kendi ruhunu çürüten bir adam... Birinin maskesi, diğerinin teslimiyeti, ötekinin yeteneği aynı hikâyenin farklı yüzlerine dönüşüyor. Nefretle aşk, esaretle özgürlük, ölümle doğum arasındaki sınırlar belirsizleşiyor; büyük şakacı yine kendi oyununu oynuyor.
Hürer Ebeoğlu, Olmayacak Şeylerin Romanı’nda kaderin ironisini, toplumsal normların absürtlüğünü ve insanın en uç arayışlarını sorguluyor. “Hoşkusur”un estetiğiyle örülmüş bu roman, duygusal mutasyona uğramış bir çağın aynasında insanın kendine yabancılaşmasının tekinsiz bir kaydını tutuyor.