Kafka Oteli Okuma Günlüğü

Yıllar önce sevgili bir dostumla “halkların serbest kürsüsü” bir mekânda oturuyoruz. Yılsonu olmalı; adettendir almışız,  masada piyango biletleri var. Yine adet gereği “zengin olunca” hayalleri kuruyoruz. Bir lokanta açabiliriz mesela. Masalar beyaz ya da küçük pembe, mavi pötikare örtülü olacak. Keyifle mönüyü oluşturuyoruz. Diğerlerinden farkımız; ödeme şekli, Türkiye’de bir ilk olacak: GGÖ. Yani; “hesap lütfen” dendiğinde “gönlünüzden geçeni ödeyin” diyeceğiz. Doyan insanın değer/bedel ilişkisini pozitif doğrusal kuracağına inanıyoruz, temel varsayımımız bu. O anları kayıt edeceğiz, tepkileri biriktireceğiz, güleceğiz, eğlenerek para da kazanacağız. Zengin olunca bir yayınevi kuralım, şiir kitabı basalım, bizden olsun fikrimiz çabuk söndü. Hem kötü şiir örnekleriyle üzülmekten, paramızla dert sahibi olmaktan korktuk, hem de şiir kitabı basmak zengin işi değil, kahramanlarına bırakalım,  dedik. Diğer bir fikir -ki en çok üstünde durduğumuz buydu-  İlkkitaplar Yayınevi; edebiyat dünyasını zenginleştirme sevinci, edebi keşif mutluluğu bizim olabilirdi. Yayınevlerince, ‘satar’ bulunmayıp reddedilen kitaplar dizisi yapabilirdik.

Aradan yıllar geçti. Zenginleşmedik. Ama o sevgili dostum değer/bedel dengesini tersine kurmayı göze alıp ilk kitaplar basabilen modern hayatın sıra dışı bir kahramanı.

Türkçede yayınlanmış özellikle kadın yazarların ilk kitaplarını okumaya çalışırım. Bütün ilk kitapların bir ilk şansı olmalı diye düşünürüm. Kafka Oteli’ni kitap daha raflarda yerini alırken, tabiri caizse dumanı tüterken aldım.  Bilgi Yayınevi'nin yine titiz bir kapak çalışması olmuş. Turgut Özakman’a ithaf edilmesi ise apayrı bir güzellik. Hem kapak resmi hem de arka kapaktaki “şehir bir yaranın kabuğuna benziyordu” satırları girişi aralasa da temkinliydim. Severek okuduğum Kafka metinlerine benzeyebileceğine inanmadığımı söylemeliyim. Bir süre bekletmem, başlama sürecimi uzatmam bu yüzdendi.

Size Kafka Oteli okuma günlüğümden notlar sunmaya çalışacağım.          

KAFKA OTELİ

8 Nisan, Cumartesi

Tuhaf rüyalar görüyorum” cümlesiyle açılıyor kitap. Durduğu yerde eskiyen, uzayan anların fotoğrafı gibidir de içine duygular girince zamana dökülür, rüya ile yaşantının iç içe geçtiği görüntüler. Sıradan hayatın rüya katmanlarında eritildiği tuhaf bir tablo. Hemen ardından bir film karesi düşer kadraja. Jenerikle birlikte izleyiciye, izleyicilerden Bay K. ’ya çevrilir yüzümüz. Tuhaf rüyaların sahibi. Sanırım sıradan bir roman olmadığının işaretleri bunlar. Yazarın rehavete izin vermeyeceğinin uyarısını aldım.

 “Yaşam bana bir fırsat sundu. Bir iskambil destesinden iki kez aynı kartı seçtim” diyerek anlatmaya başlıyor Bay K. Kısa süreli evli kaldığı M. kartın ilki. Yalnızlığını, hiçliğini hayata iliştiren, insanca soluma fırsatı sunan tek kişi, her şeyidir M., önemlidir. Ama bitmiştir işte… Birbirlerinin yasını tutan insanlar gerçekte hiç buluşmamışlarsa otantik bir yas mümkün olabilir mi? Öyleyse yalan yas adil ve şiirseldir. Bay K. için de öyledir; M’nin yokluğundan kurtulmanın tek yolu “yeni kurbanlar bulmaktı” diyerek işindeki başarısının sırrını söyler.

Yalnız bir insan Bay K. Yalnızlık ile yabancılığın yürek bağı güzel kurulmuş. Herkesin birbirine yabancı olduğu yerde yabancılık duygusunun kaybolduğunu söyleyen Bay K. için otel; bir sığınaktan ötesi, köksüzlüğün simgesi, yalnızlığın en korunaklı mekânı, cennetidir. “Şehrin insanı, şehrin insanı” herkesin biraz öksüz olduğu yalnızlıklar toplamı… Şehrin sürekli yabancılığı hem yeni ile hem de yeniden eski olanla tanışma fırsatı sunmaktadır.

 “Benim bu kadar konuşmamın nedeni konuşmayı çok sevmemden değil, sadece bu şekilde görünmez oluyorum” diyen Bay K. bir sigortacı. Kaldığı otelde sigortalamak için bir çifti gözüne kestirir. Mizansenini kurar. Hayatına mal olacak denli başarılı bir oyun çıkarır ortaya. Fakat sürpriz bir gelişme olur. Bastonlu Adam,  Bay K’ya bir iş teklifinde bulunur. Neredeyse imkânsızı bulmasını istemektedir. Bir görüntü izinin sürülmesi, gerçek mi, halüsinasyon mu olduğunun ayırdına varılması mümkün müdür gerçekten? Otuz küsur yıl önce görülmesi bir yana gören kişi de artık hayatta değilse! “Bazılarının yazgısı sayfadaki en koyu harflerden oluşur, diğerleri silinse de onları görürüz.” İzi sürülecek kişinin yazar olması önündeki duvarda bir delik açar. Risk alıp işinden ayrılır, teklifi kabul eder.

 “Tarih, süreçler arasındaki riskleri hiç unutmaz”. Yalnızca iş hayatıyla mı sınırlı bu risk? “Altında ip olmayan bir ip cambazının göz göre göre kendisini boşluğa bırakması gibi” derken bu kadarla sınırlı kalmayacağının duygusu ilişiyor aklıma. “Tehlike sonu görünmeyen bir dehlize girmektir. Ama uygun zamanda girilen bir tehlike, sonunda ne olduğunu bildiğinizde, bir maden ocağıdır.”

(Risk sözcüğü etimolojik köken olarak bir denizcilik terimi. Gemiyi kayalıklara bindirmek, kısa kesmek, fırsat, bir işe cesaret etme… Risk kelimesinin kökeni Arapça ‘da "kaderde olan nimet" anlamına gelen "rızk" kelimesinden geliyor olabilir mi?)

Bastonlu Adam’ın romana girmesiyle atmosfer değişti.

11 Nisan, Pazartesi

Ben de bir Ankara’lıyım. Hikâyenin yer imi Ankara olmasına rağmen tanıdık bir mekân, cadde yok.  Aramak da boşunadır. “Şehir, bir yaranın kabuğuna benziyordu” diyerek farklı bir yol açar, bir bakış açısı sunar. “İyileşmesini umsak bile asla iyileşmeyecek bir yara”.  İçsel yolculuğun adresi zamandır. Yaşanılanlarla anlam kazanan, biçimlenen yaşayan bir organizmaya dönüşür şehir. Yaşamın orta yerinden yolculuğa çıktığınızda yanınıza her şeyi alamazsınız. Kurumsal taleplerden ve diğer insanların gündeminden uzağa… Dışsal değerlendirmeler ve eşdeğerliklerden uzağa… Rollerin dışına, benliğinize doğru gidiyorsunuzdur. Bu yolculuk için yolluk olarak yanınıza neler alırdınız?

Çıktığı yolda yeni insanlarla birlikte tanıdığı insanlar da gizin parçası olur. Pazılın parçaları gibi her biri ötekinin eksiğini kapatırken yeni boşluklar bırakır. İşaretlenmişler (stigmata diyebilir miyiz)) dünyasında tehlikenin dozuyla birlikte bilinmezler de artar. Hayatlar kesiştikçe dost düşman belirsizleşir. Yazar kadının metinleri, karakterlerin geçmişi, birbiri ile ilintilerinde, zamanın sınırları bulanıklaşır. Geçmiş ve şimdi birbirini örerek ilerler. Amaç nedenini yitirip anlam değiştirir. Ötekinin yansıtılan (değişen) imgesiyle değişmeyen algılanışı arasında bir fark hissedip zorunlu bir belirsizliği yaşama sorunudur bu.

12 Nisan, Salı

Yazar Kadın için evin içinde bir ev yapılma fikri epey çarpıcı. Üretimin de bir alışkanlık ürünü, bir örüntü olduğu düşündürücü. Yazar Kadının kimliği de diğerleri gibi belirsiz. Sıfattan ibaret. Ancak aklımda birkaç isim var. Bay K. gizi ararken ben de bazı gizlerin peşindeyim.

“Bir duvar kaç kat boyanırsa boyansın o evde şehir uykudayken yapılan konuşmaların kederli soluğunu saklar.” Bu cümle ile saatin hayli geç olduğunu fark ettim. Benim yaşadığım Ankara uykuda. Sokak lambalarının ışığına sarınmış. Yorgun nefesini duyuyorum. “Her ev bir müzedir.” Gözlerimi kapatırken bu cümle olacak aklımda. Ara vermeye korkuyorum. Bir ekşisözlük yazarının dediği gibi bu kitap “canlı”. Kapağı kapatırsam karakterler kelimeleri sırtlanıp gitmiş olabilir.

13 Nisan, Çarşamba

 İkinci kart;  Mualla ile olay örgüsü bambaşka bir anlama bürünüyor, farklı bir pencere açılıyor. Roman paradoksal bir biçime evriliyor. Bir tablonun onu görecek gözde tamamlanması gibi okuyanın da tanıklığı gereklidir olgulara.  Yüzünde bir an görüp yitirdiği,  “güneşin sızlayarak göründüğü teninde” o şeyi aramaya yemin ettiği, adandığı Mualla. Fakat başlangıçta açık açık söyler, ikinci kart iyi karılmamış desteden çekilmiştir.

 “Her iyi fikir sahibini bir kez deliliğin kıyısına getirir.” Düşünmeden edemiyorum, delilik nedir, sınırı var mıdır? Her türlü baskıyı en temel düzeyde anlamak istiyorsak; onu delirmeye, dışsal olanın içsel, içsel olanın düşsel tarafından istilasına ve benlik yanılsamasının sürüp gitmesine karşı duyulan kolektif korkuda aramalıyız.

“Kral Theseus’un bir gemisi vardır. Limanda duran bir zafer anıtıdır. Hayli eskidir. Eskiyen her bir parçası zaman içinde değiştirilir. Ta ki yeni gemi olana kadar.” Bay K’ nın hayatı, geçmişi, bugünü değişmiştir. Ancak aynı paradoks onun için de geçerlidir. Karmaşanın, çalkantılı olayların sona erip zamanın yeniden durgunlaştığı, tekrarlar döngüsüne takıldığı hayat Bay K’ nın eski hayatı mıdır, yeni hayatı mı? Hepsini reddediş nerede mümkündür, nerede kabulleniş doğar? Bir soru, bir giz kaç yanıtı karşılar?

 “Şehir en iyi şekilde bittiği yerden görünüyordu. İnsanlar gibi…” kendisini bir annenin değil şehrin çocuğu olarak tanımlar Bay K.  Gerçekten de, kan bağı yalnızca can veren belli bir toplumsal ahmaklık ırmağı olması anlamında belirleyici değil midir zaten?

Okuma bitti, kitap bitecek gibi değil, çok sesli, çok çağrışımlı…Kafka Oteli adına yakışır bir atmosfere sahip. Yazarın kendinden taşan doluluğu, anekdotları metni hayli zenginleştirmiş, okurun da dâhil edilmesi katmanları artırmış. “Titiz bir çalışma” demek istemem, çünkü edebi tadı kaçıran bir yanı var bu tanımın. Okuyanda hafif cereyan yemişlik hissi yaratan bu kitabı sevdim.

Bir insanı tanımak zordur. Bir insanı tanımaktan belki daha zor olan, bir yazarı tanımaktır. Romanlar, hikâyeler, oyunlar, şiirler, kalın kalın kitaplar da yazsalar hepsi içlerinde gizlenmiş ve ancak yazı ile bir parça ortaya çıkarmaya çalıştıkları o ikinci benlikleriyle yaşarlar. Kimi kendi hayatından bahseder, kimi başka hayatları anlatılarına konu eder. Ama yaptıkları şey aynıdır; içlerinde bir yerde saklı ikinci bir benlikmiş gibi duran o ikinci kişiye ulaşmak isterler. Pek gerçekleşmez bu, çoğu zaman olmaz. Deliktaş’ta olması iyi yazarlığın doğasına uygun diye düşünüyorum. “Bahisler açılsın!”

Kezban Atakoğlu

***

  Kafka Oteli'ni satın almak için buraya tıklayın.

 

 

 

 



Kapat