Hüzün ve ironinin çarpıcı birleşimi

Eserlerinde dramada komediyi görme ustası, Antik Yunan oyun yazarı Menandros “yaşamak istediğimiz gibi değil, yaşayabildiğimiz gibi yaşarız” demiş. Peki, isteği besleyen düşleri çıkardığımızda geriye ne kalır? Bizi biz yapan kişiliklerimizin usta heykeltıraşları olan acıyı, öfkeyi, coşkuyu, korkuyu çıkardığımızda anılar neye benzer, bellek nereye kök salar? “Her insanın hayatı, aynalarla çevrili tek kişilik hücredir” diyen Eugene O’Neill haklıdır haklı olmasına,  ancak gözardı edilmemeli ki, o aynalar soluyan, dokunan, gören aynalardır.

Bilgi Yayınevi'nden çıkan Düşkıyamet bir ilk roman. Kitabın arka kapağında Ferhan Şensoy’un takdim yazısı kitabın içeriğine, konusuna dair en küçük bilgi vermiyor. Kapak resmi farklı çağrışımlar yapsa da kitap bittiğinde kendi anlamına bürünüyor. Geçmişi şimdi ile yüzleştirirken henüz doğmamış sabahlardan da fısıldıyor kulağımıza. Hikâyenin tüm zamanlarına ortak ediyor bizi.  Başka bir deyişle olduğumuz yere mıhlayıp ötekilerden baktırıyor kendimize.  Düşkıyamet’de anlatılan Beyoğlu’nun arka sokaklarıdır, birbirleriyle yolları, hayatları kesişmiş beş kişidir dersem çok yetersiz kalırım. Hikâyenin geçtiği zaman dilimi de seçilen kişiler de çok manidar...  Yazarımız “işleyen bir ruh” halini önce uyandırmış, sonra hayattan, Beyoğlu’ndan toplamış rüyada yokuş yukarı gibi bir koşu başlatmış.

“Ölü olduklarını anlamayacak kadar aymazdı ruhları. Saldırgan, huzursuz ve sıradan bir kâbus kadar kasvetliydiler” diyerek aralıyor kapıyı Galip. Kapı eşiğinde; “Her birinin bir hikâyesi vardı elbet. Dile gelmeyi bekleyen düşleri vardı” derken isimsiz cesetlerin de insan olduklarını vuruyor okurun yüzüne. Kenara çekilerek beş kişinin hayatına, içeriden, en mahremden bakmamıza kendisinden başlayarak izin veriyor.

Sorsanız,  “sadece şaka olsun diye yaşıyorum” diyen Galip, “sakalımda asılı duran hüznü saymazsak, maskelik bir durumum da yok!”  diyecektir kendisi için. Hatta görünmez olmak istediğini bile itiraf eder. Oysa Pupi’ye göre soytarılar hanedanlığının Ulu Lideridir Galip. Peri içinse; gecesini yalnız geçirmemek uğruna ismini öğrenme zahmetine bile girmeyeceği kadınların avına çıkan, edebiyatı bu uğurda kullanan bir alkoliktir. Oysa yazmayı ister Galip. Hiçliği aşabilirse yazacaktır da. Bir “şey” hiçlikten gelebilir. Şaşırmayın; bu hiçlik eğer belli, belirli bir hiçlikse… O hiçlik çoğu kez yaşamlarımıza dünyanın çizdiği sınır çizgisidir.

Peri, Pupi için de; “yolunu şaşırıp Beyoğlu’na düşmüş edepsiz bir melektir” diyecektir. Kendisini, “bir düşüm vardı benim, büyüyünce narsist olacaktım.” Şimdi, “otuz yaşını idrak etmiş kederli bir düş perisiyim” diye tanıtır. Ötekilerin hayatında tül kadar hafif naif dolanır Peri. Kendi yaşantısı içindeyse külçe kadar ağırdır yaşadıkları. Yine de düşleri gerçeklerle karıştırır, yaşanır kılar, yaşanır kıldıkça saplanır anların içine.

“Doğrudur, her şeyi adam gibi istemeyi bilmem ben” diyen Sivri  “cehalet suç değildir, asıl suç cesaret edememektir” sözleriyle kendisini ele verir. Kimsesizliğini, ezikliğini, sevdasını, hiçliğini lakabının içinde saklar. Gerçek adının hayal meyal bir anıda bir kez seslenildiğini duyarız. Devlet kapısında bile dile gelmez bir daha. Cahildir Sivri. Düşleriyle, düşünceleriyle, eyledikleriyle fakirdir. Tek zenginliği aşkıdır. O aşktan bir demet karanfil düşer kitabın sonuna.

Pupi’nin basit bir köylü olmakla suçladığı, asaletten,  değerden bi’haber gördüğü Sela, zamanın ve bir parça hayatının gizini açık ettiği satırlarla anlam değiştirecektir. Gerçek insan sıfatına bürünerek kavuşulmak istenen olacaktır. Bazen çıkılan yollardır ayrılığın kendisi.  “Düşten de karanlıktı gökyüzü. Uzun uzun baktım boşluğa. Sırtım bir yere dayalı değil, ayaklarım havada, mıhlanıp kalmışım karanlığa… Karanlık, boşluk benim içimde… Karanlığın ta kendisiyim” diyen Sela. İçindeki kurtlardan kurtulmak, huzura ermek için bir hoca efendinin kapısına yatar. Tek kurtuluşu itikâf (inziva) olarak hükmedilir. Kılavuz edindiği hoca efendinin aklındaki kurtları azdırmasına bile dayanır. Ne ki hayat bir ruhtan ibaret değildir. Kapısına bırakılan ekmeğin umudu kesildiği gün,  Sela’nın derin uykusundan uyanışı olur. Ermişlikten insanlığa soyunur Sela.  Günahkârlıktan insanlığın kusurlu masumiyetine. Olması gerektiği yeri artık anlamıştır. Ne yazık ki zaman içimizden akıp giderken ötekilerden de akmaktadır. Sel gibi süpürerek anıları, düşleri.  Sivri’nin bile sevincini.

“Hayat bir döngüden ibarettir. Kimin, çemberin neresinde olduğu bilinmez. Birileri senin geleceğini yaşamış olabilir, sen birilerinin geçmişinde sıkışmış olabilirsin”. Pupi’nin bu sözüne katılmamak zor. Birey olmak dediğimiz sırça hücrelerimizin duvarı öteki dediğimiz sen, o, onlarla örülü değil mi? Galip, Peri, Sela, Pupi, Sivri… Peri’nin kitabın ta başında dediği gibi yalnızca “roman kahramanı” mıdır onlar? Ne kadar da tanıdık geliyor oysa hikâyeleri... Telefonda adları başkadır, fotoğraflarda yaşları, cinsiyetleri başka. Zamanımızın tanıkları olarak hayatımızın bir yerinde ölmeyi bile göze alırlar. Bu da yetmez. İçimizde, benliğimizin öyküsünde de masalcıdır aynı Peri.  

“Tırnak arasında yaşanan tırmıklı bir hikâye olmadığımız için tırnak içinde sıfatlarla adlandırılıyorduk”, “düş dediğimiz şey, aslında umudun ta kendisiydi” diyerek bir bakıma hayatlarını özetliyor Peri.  Hayat biter. Hayal biter. Kitap biter, söyleşisi bitmez. Ortak bir nokta, kayan bir yıldız, sonsuzu görmüş gibi oluruz.

Her sayfası merakla okunacak,  o kadar ki, bitmesi istenmeyecek bir kitap Düşkıyamet.  Zekice kurgulanmış, aşk, ihanet, ironi, umutlar, sonuçlar ve yüzleşmeler… Hayatı içinden anlatan, duygu, düşünce akışı ile sarıp sarmalayan bir kitap. Anlatım yalın, akıcı,  dili sağlam, çağrışımlarıyla o kadar zengin ki,  kelimeler akla düştükçe sesleniyor, içimizde yankılanıyor.  Kurgu, kahramanların olay, düşünce zemininden aktarılarak okura ustaca devredilmiş. Kederlendirdiği kadar gülümseten bir eser çıkmış ortaya. Komedideki dram, ya da dram komedi gibi…

Benden uyarması; bu kitabı okurken yemek yapmayın, dibi tutar. Bu kitabı otobüste okumayın, durağı kaçırırsınız. Bu kitabı “yan etkisiz uyku hapı” niyetine alıp yatakta okumayın, uykunuz açılır.

“Görüşünüz ancak yüreğinize baktığınızda berraklaşır… Dışa bakan düş görür. İçe bakan uyanır.”  Düşkıyamet bunu yapıyor… Güzel bir kitap, iyi bir yazarla buluşmuş olmanın sevinciyle…

Kezban Atakoğlu

***

  Kitabı incelemek veya indirimli almak için buraya tıklayın.

 

 

 

 

 



Kapat