Edebiyatın Deniz Yanı: Halikarnas Balıkçısı

Bir yelkenli düşünün, denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde, adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor, bir türlü kıyıya yanaşmıyor, denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor… “Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba…”

Merhabayı neden mi bu kadar çok seviyor?

“…‘Rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız.‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz,‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur. Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…”

Yine denize bağlıyor hayatının halatını.  Ee ne yapsın çocukluktan geliyor bu tutku, bu sevda.

“Üç dört yaşındayken, küçük kardeşimle Parthenon’un mermerleri arasında oynardık. Bir gün kayıkta, kayıkçı deniz aynasını denize tuttu. Denizaltı alemini görünce, tokat yemiş gibi sarsıldım”

Cevat Şakir Kabaağaçlı, bilinen adıyla Halikarnas Balıkçısı… Deniz gibi arada dalgalı arada dingin bir hayat onunkisi… Bazen fırtına eser dalgalıdır, bazen yaprak kımıldamaz çarşaf gibidir ya deniz. Öyle…  Belki denizi bu kadar sevmesinin nedeni kendine benzetmesi, tıpkı merhaba ve yelken arasında kurduğu ilişki gibi… Öyle çok şey sığdırmış ki hayatına, bir hazine kutusu onun yaşamı. Tam anlamıyla açmak güç, ama aralamak mümkün…

Dünyaya İlk “Merhaba”

Cevat Şakir Kabaağaçlı, 17 Nisan 1890’da diyor, dünyaya ilk merhabasını, Girit’te bir konakta annesi İsmet Hanım’ın kucağında… İsmet Hanım onu kucağına almadan bir gün önce bir rüya görüyor, rüyada Musa peygamber geliyor ve diyor ki “çocuğun üç badire atlatacak” İsmet Hanım çocuğunun bu sebepten göbek adı ve ilk adını Musa koyuyor. İkinci ismi sadrazam amcasının adı olan Cevat, diğeri ise babasının adından dolayı Şakir oluyor. Artık bir adı var, yıllar sonra değişecek de olsa şimdilik bir adı, Musa Cevat Şakir…

Sarı İsmet Hanım ve Abdülhamit dönemimin bürokratlarından Mehmet Şakir Paşa’nın altı çocuğundan biri Cevat. Oldukça köklü bir Osmanlı ailesinden… Ailede çok fazla sanatçı var, haliyle Cevat Şakir de sanat ortamının içinde buluyor kendini. Ressam Prenses Fahrünnüsa Zeyd, Aliye Berger, Nejat Devrim, Cem Kabaağaçlı, Türkiye’nin ilk kadın seramikçisi Füreya Koral ve tiyatro oyuncusu Şirin Devrim gibi önemli isimlerin olduğu bir aile, Kabaağaçlızadeler… Cevat, İki buçuk yaşındayken Şakir Paşa’nın işinden dolayı Atina Foleron’a, beş yaşına geldiğinde ise ailenin dersaadete atanmasıyla büyükadaya taşınıyor. Deniz bırakmıyor peşini, doğa bir  şeyleri hissediyor olsa gerek ki değerini bileni yanından ayırmıyor. Cevat nerede, deniz orada…

Kütüphane evi oluyor

Çok küçük yaşlarda başlıyor sanata olan yönelimi, alıyor eline tebeşiri Şakirpaşa Köşkü’nün duvarlarında çizmedik yer bırakmıyor. Okuma yazma öğrenmeden, sanata bulaşıyor Cevat… Sabahtan akşama kadar resim yapıyor. Okuma yazmayı öğrenme yaşı gelince,  Babasının kurduğu, adadaki ilk Türk okulu olan mahalle mektebine başlıyor. Okuma ve yazmayı söktükten sonra 10 yaşındayken, Robert Kolej’de devam ediyor eğitim hayatına. İlkokul döneminde aldığı İngilizce dersler sayesinde Robert Kolej’in hazırlık sınıfını atlayarak geçiyor. Kolej’de yatılı okuyan Cevat “içindeki kitapların hayat dolu olduğu” okul kütüphanesinden ayrılmıyor hiç. Sürekli okuyor, okuyor…  Kütüphane, evi oluyor… En sonunda yasaklıyorlar kütüphaneye girmesini, durum böyle olunca Cevat, arkadaşlarına aldırıyor okumak istediği kitapları ve o zamanlar yeni icat edilen el feneri ile gece yorganının altından okuyor, yutuyor hepsini… Ortaokul ve lise döneminde kendini, okuma ve çevirilere veriyor, Cevat, bu yıllarda yazı, düşün, sevda insanı Halikarnas Balıkçısı’nın temellerini atıyor adeta… Karikatür çiziyor, çeviriler yapıyor, hikâyeler yazıyor… İlk yazıları okulun son sınıfındayken “İkdam”da yayımlanıyor. Robert Kolej’ini başarı ile bitiriyor.

Ve Oxford Üniversitesi… Okulu bitirdikten sonra istemeye istemeye İngiltere’ye gönderiliyor, ailesinin, en çok da babasının ısrarıyla. Sevmeye, istemeye Yeni Çağ tarihini seçiyor. Okutulan dersler ile dalga geçiyor.

“En kolay konuyu seçtim, üç dört yıl öğrendim. Üç dört yıl da öğrendiğimi unutmak için sarfettim.” 

Bu istemediği yer bilgi birikiminin gelişmesinde ona çok büyük etki sağlayacak, Oxford’un kitaplığını ve Avrupa kütüphanelerini rahat bırakmayacak Cevat. Robert’te müptelası olduğu kütüphaneden daha fazlasını bulacak İngiltere’de. Derslerinden değil kütüphanesinden beslenecek.

Mavi Anadoluculuk”a ilk adım

Burada dünya görüşünü filizlendirecek önemli düşünürlere ait kitaplar ve fikirlerle, tanışıyor. Onun hocaları Heraklitos, Anaksagoras, Thales, Sokrates, Homeros, Demoritos, Anaksimandros, Diyojen gibi bilim insanları ve filozoflar… Dersini hiçbir zaman aksatmıyor, hatta kütüphaneden eriştiği kitapların içinde bir hayat kuruyor kendine. Helen kahramanı olarak gösterilen düşünürlerin Anadolulu olduğunu, yurttaşı olduğunu öğreniyor. Artık bir kahramanı var, Thales. Anadolu’da kurulmuş uygarlıkların, özellikle Yunan uygarlığının Yunanistan’da değil Anadolu’da başladığını savunuyor. Bunu da Thales’e dayandırıyor.

Yunan uygarlığı kesinlikle Anadolu uygarlığının takipçisidir. Öncüsü değildir. Öncüsü olamaz çünkü Yunan varlığı Anadolu uygarlığı kadar eski değildir. Tarihe baktığımızda 500 yıllık bir uygarlık bu kadar derin bir kültürü yaratmaz.

Merhaba Anadolu, Anadolu’nun Sesi, Anadolu Tanrıları, Anadolu Efsaneleri, Altıncı Kıta Akdeniz, Arşipel, Sonsuzluk Sessiz Büyür, Düşün Yazıları, Hey Koca Yurt… Edebiyata can veren tüm bu kitaplar, farklı bir düşüncenin, devamlı okuyup sorgulayan bir zihniyetin, Cevat Şakir’in eseri…

Yaptığı incelemeler, yazdığı tüm bu kitaplar, mitoloji üzerine ortaya koyduğu fikirler ve Anadolu’nun bir süreklilik, sahip çıkılması gereken değer olduğunu benimseyen “Mavi Anadoluculuk” düşüncesi ile geçmişe baktığımız pencerenin yerini değiştiriyor. Birçok düşünürü, tarihçiyi fikirleri ile etkiliyor, bunun ilk adımı ise yurtdışında geçen seneleri. Anadolu ve Anadolu insanını anlattığı koskoca bir hayatın başlangıcı…

Akdeniz’i ise dünyanın altınca kıtası sayarak “Anadolu Akdeniz’dir” diyor.

Coğrafyacılar keyfi olarak büyük kara parçalarını şurası Avrupa, burası Asya diye kıtalara ayırmışlardır. Böylece 3 kıta Akdenizi kıyılamış oluyor. Akdenizdeki kıyılar Avrupa, Asya, Afrika değildir. Akdenizdir! Akdeniz suları gibi akıcı ve masmavi bir insanoğlu tarihidir. Bundan dolayı “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir!” sözleri askerce bir emirden öte derin bir anlam taşır. Anadolu Asya değil, Akdenizdir.

Şakir Paşa’nın Oxford’da okumuş oğlu”

İngiltere’de İtalyan bir kadın ile tanışıyor Cevat; Agnesi Kafiera.  Ve evleniyorlar.  Bu evliliğinden ilk çocuğu Mutarra Agustina dünyaya geliyor. İtalya’da yaşamaya başlayan Cevat, İtalyanca ve Latinceyi öğreniyor, Roma Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydoluyor ve resim eğitimi alıyor bu süre zarfında. Minyatür sanatı ile ilgileniyor. Sonra, sonrası memlekete dönüş…

Oxford’da Yakın Çağlar Tarihi okumuştum asıl öğrendiğim özgürlük ve uygarlıktı. Çeken bir imparatorluğun özgür ve uygar dünyadan kopuşunu dışarıdaki öğrenim yıllarım sırasında utançla karışık acıma duygusu ile izlemiştim. Dönüşümde herkes beni düşüncelerimle değil giyimim kuşamımla ilginç bulmuştu. Şakir Paşa’nın Oxford’da okumuş oğlunun şıklığı ile

Dönüşüyle birlikte kendini tümüyle gazeteciliğe veriyor, bıraktığı yerden devam ediyor hayatına. Karikatür, çizgi roman, dergi kapakları, öyküler… Resim üzerine yoğunlaştığı yılların hakkını veren Cevat, karikatürü ve mizahı, yazıları ve çizimleri ile harmanlıyor. Cevat Şakir, artık 21 yaşında… Yurtdışında evlendiği Agnezya ile Büyükada’daki Şakir Paşa Konağı’nda yaşamaya başlıyorlar. Ta ki babasının, amcasının sadrazamlıktan sorunlu bir şekilde istifa etmesi üzerine abisine yapılan haksızlığı kaldıramadığını söyleyip mesleğine son vermesine kadar. Afyon’daki çiftliğin uzun süredir boşlanmış, beklemekte işleri olduğunu söyleyen Şakir Paşa, oğulları Suat ve Cevat’ı da yanına alarak Afyon’daki çiftliğe yerleşiyor. Şakir Paşa kararını veriyor, artık ailesi ile burada yaşayacak. Ama hiçbir şey planlandığı gibi gitmiyor…

“Gelelim öldüren geceye…”

Şakir Paşa 1911 yılında, çiftlik evinde, elindeki silahı başına dayamış şekilde ölüyor. Cevat Şakir, odada tartışmış olduğu babasını öldürmek ve bu ölüme intihar süsü vermek iddiası ile tutuklanıp idama mahkûm oluyor.

Cevat Şakir yaşamı süresince hiç konusunu açmak istemediği o günü, yılların ardından dostu Azra Erhat’a yazdığı bir mektup ile anlatıyor:

Gelelim öldüren geceye, eh canım canım münakaşa pek karışık konular üzerindeydi. Ve pek şiddetliydi. Babam çiftlikte bir suikastten korkttuğu için yanında her zaman değişik silahlar bulundururdu evvela zengin bir adam, sonra asker… Münakaşa öyle büyük bir yere vardı ki üzerime ateş etti. Ben rastgele oradaki bir tabancayı alarak -ama onun elinin tabancaya gidişini yüzünden okudum- ona doğru nişan almadan rastgele ateş ettim. İlkin onunki hemen sonra benimki. Aynı zamanda gibi bir şey. Bu münakaşa götürmez yoksa ölen ben olurdum. Hayır o öldü! Ben de ölümden beter mahvoldum! O kurtuldu. Korkunç bir acı duydum ama vicdan azabı duymadım. Ondan daha korkunç bir şey oldu. Kendi kendime olan güvenimi kaybettim. Yani kendimi o gün bu gün yalan sayıyorum. Beni methettikleri zaman kızarım.”

Olaydan yaklaşık 100 yıl sonra bir gazeteye verdiği röportajda oğlu Sina, Babam babasını yani dedemi öldürdüğünü itiraf etmeseydi sonsuza kadar kimse bilmeyecekti, hele üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra kimse bu olayı hatırlamaycaktı. ‘Cevat Şakirin babası intihar etti denecekti o kadar. Ama itiraf etti nedeni de babam doğrudan doğruya yalancı bir yazar olarak ölmek istemedi. Yaşamdan bu şekilde ayrılmak istemedi.” diyor ve devam ediyor, Babam önceden de belirttiğim gibi bir sanatçıdır. Bu sanatçı kişiliğinin altında bir yazar, tarihçi, düşünce adamıdır. Hal böyleyken onunla ilgili sohbetlerde ve yazılarda genellikle bunun üzerine üstün körü şöyle bir dolaştıktan sonra söz dönüp dolaşıp gençliğindeki trajik olaya dayandırılır. Sanki Cevat Şakir bunca yapıtı boşuna yazmıştır. 83 yıllık çabası, başarısı, didinmesi nafiledir. Kalk git birini vur, hemen ilginç ol, ünlü ol. Bu büyük bir haksızlıktır.

Yıllar yılı Cevat Şakir’in, babasını neden öldürdüğü konuşulur durur. Birçok iddia atılıyor ortaya bunlardan biri,  Şakir Paşa’nın Cevat Şakir’in evli olduğu kadın ile yaşadığı veya zorla yaşamak istediği bir ilişkiden dolayı Cevat Şakir’in babasını öldürdüğü. Tüm aile bu konuda birçok şeyin ortaya atıldığını ama hiçbirinin sağlıklı bir temele dayanmadığını, hepsinin söylenti olduğunu belirtiyor.

Cevat Şakir, babasını öldürmek suçundan 14 yıla mahkûm oluyor. 7 yıl geçen hapis hayatında verem hastalığına yakalanıyor, bu hastalık, Cevat Şakir’in hayatını kurtarıyor. Hastalık nedeniyle kalan 7 yılı affediliyor. 1. Dünya Savaşı, İşgal yılları, Kurtuluş Savaşı… Hepsini cezaevinde geçiriyor. Tahliyesinin ardından dayısının kızı Hamidiye Öğretmen ile evleniyor. Üsküdar’da eski bir Rum evinde yaşamaya başlıyorlar. Ve oğlu Sina dünyaya geliyor, yıl 1925.

İdamı bekleyen sabırlık ve tarla kuşu

Yeniden mesleğine dönen Cevat, yazmaya, çizmeye veriyor kendini… Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay ve Resimli Hafta, Sedat Simavi’nin çıkardığı İnci ve Kirpi adlı dergilerde kapak çiziyor, yazılar yazıyor, resim, karikatür ve süslemeler yapıyor. Cevat Şakir, bu yıllarda oldukça fazla, hatta unutacak kadar takma ad kullanıyor yazılarında. Çalıştığı dergi Resimli Ay’da, Hüseyin Kenan takma adı ile 13 Nisan 1925’te yayımlanan asker kaçağı üç köylünün son günlerini anlattığı “Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler” başlıklı öyküsü bambaşka bir hayatın başlangıcı olacak… Ama o an için bir felaket! Yazıyı yayımlayan Zekeriya Sertel ve eserin sahibi Cevat Şakir’e “halkı askerlikten soğuttuğu, seferberlik aleyhinde bulunduğu” gerekçesiyle soruşturma açılıyor. 24 Nisan 1925’te Zekeriya Sertel ile birlikte gözaltına alınıp tutuklanıyorlar. Trenle Ankara’ya götürülen Zekeriya ve Cevat Şakir’in ilk durağı, Cebeci Askeri Cezaevi, ardından İstiklal Mahkemesi…

Ve Cevat Şakir yeniden idam ile yargılanıyor, Zekeriya Sertel de… Zekeriya ve Cevat, yargılanmak üzere İstanbul İstiklal Mahkemesi’ne getiriliyor. Zekeriya’nın yayın, Cevat’ın eser sahibi olarak yargılanma süreci başlıyor. İkisi de yazdıkları ve yayımladıkları yazının sebeplerini anlatıyorlar ifadelerinde ve sonucu bekliyorlar… Kendini benzettiği sabırlık ile anlatıyor mavi  sürgünde, o dönemde hissettiklerini, Zekeriya’yı da tarla kuşuna benzetiyor:

“Büyümekte olan sabırlığa, havada uçarak türküsünü söylemekte olan bir tarla kuşuna, günün birinde durup dururken ‘buyurun karakola’ derler. Karakola gittiğini bilmez, karakol bir muammadır, hem karanlık, som bir muamma. Belki muamma sözünün aslında karanlık anlamı vardır. Çünkü karanlıkta hiçbir şey görünmez. Karakolda ona, “İstiklal Mahkemesi’ne gideceksin” denir. Niçin İstiklal Mahemesi’ne gittiğini bilmez, bu sefer mahkeme bir karanıktır. İki jandarma ile kelepçeli olarak İstiklal Mahkemesi’ne sürüklenir. Mahkemenin bulduğu bir suç vardır, daha doğrusu mahkeme birçok şeyler arasında bir şeyi suç saymıştır. Olur a! Mahkeme istediğini suç sayar ve suça da dilediği cezayı seçer. Sonunda cezanın idam olacağı anlaşılır. Sabırlık ve tarlakuşu, eller göğüste kavuşturulmuş idamı beklerler.”

Bir Mavi Sürgün…

Bu sonuç, aslında bir başlangıç… Ölümü soluğunda ikinci kez hisseden Cevat’ın kalemini kırmak mümkün mü? O gün kırılmayan o kalem bambaşka bir dil yaratacak, farkı, farklılığı bulacak, Bodrum’u ve O’nu bambaşka bir rafa koymamızı sağlayacak.

Belki şans, belki kader, belki tesadüf… İpin ucundaki Cevat Şakir, 3 yıl kalebent oluyor. Sürgün yeri, Bodrum…

Bodrum’un adı fenaydı, bodrum sözü insana zaten bir yapının karanlık alt katı anlamını veriyordu. Belki de kalenin zindanıydı gideceğim yer. Sultan Hamit zamanında tehlikeli siyasal mahkumlar o zindanlara kapatılırlarmış çürüsünler diye. Gerçi tarihin babası Heralot’un oralı olduğunu biliyordum ama benim bildiğim bir sürü medeniyeti kucaklamış Halikarnosusun yerinde yeller esiyor olması lazımdı. Çok tuhaftır ben Heredotun şehrine gidiyordum. Mehmet Zekeriya da Diyojenin şehri Sinopa gidiyordu.

Ne zaman ki Bodrum adını duyuyor, bu düşünceler kaplıyor zihnini… Oysaki hayatının en önemli, verimli, kendini bulacağı sayfası açılıyor. Dalgalanan deniz duruluyor, kollarını açmış onu bekliyor.  3, 5 ay süren bir yolculukla Bodrum’a varıyor. Yollarda geçen zaman daha da merak içinde bırakıyor onu… Nasıl bir yere gidecektir, neler yaşayacaktır orada? Hayranı olduğu, savunduğu İyonya, Frigya, Libya  topraklarında bir mavi sürgün…

“Göğü gören bir pencere yeter!”

Aylardır süren yolculuğun ardından ne zaman ki yaklaşıyor Bodrum’a saklı kalmış bir cennet tepedeki dönemeçten  gülümsüyor Cevat’a… Gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamıyor, ruhu aydınlanıyor.

“…burada üstümüzü kapayan bir kubbe değil, bir derinlik vardı sonsuz. Akşamın çivisinde koyulaşan koca Arşipel varlığını bana öyle bir heybetle bildirdi. Masmavi bir gürleyişti o. Ben diyeyim yüz bin deniz mili, en berrak bir açıklığa uzuyor da uzuyordu. Durduğum tepeden sonsuzluğu seyrediyormuş gibiydim.
….hapsedilsem bile, hapishanenin gö
ğü gören bir penceresi, bir kapısı olur  diye içim aydınlandı.”

3-4 yaşlarında Faleron’da gördüğünü ve kaybettiğini buluyor, 34 yaşında…  Hayatının sonuna kadar gönül vereceği Bodrum’da artık… Denizi, bembeyaz evleri, evlerin balkonundan sarkan çeşit çeşit, renk renk güzel çiçekleri, samimi insanları, mandalina bahçeleri, denizde salıncak misali sallanan kayıkları, tarihi… Bodrum başkaydı, bambaşka… Bu ceza olamazdı ancak bir rüyaydı! Herhalde bugüne kadar çektiği tüm acılardan dolayı ona, borçlu olan hayat, borcunu ödüyordu.

Penceresindeki kırmızı sardunyalar gibi…

Yaşadığı büyünün ardından bir ev kiralamak istiyor. Kaymakam, deniz kenarında bir evin kiralık olduğunu, evi gidip görmesini öneriyor. Kaymakamla beraber yola çıkıyorlar…

“Nihayet evin önüne yani sokak tarafına geldik. Evin önünde koca bir çınar pırıl pırıl. Ben hemen evi kiralayacağımı söyledim. Evin sahibi yandaki gazinodaymış. Hemen geldi, kaymakam onun kulağına bir şeyler söyledi, o kaymakama bir şey fısıldadı. Kaymakam bana döndü ciddi bir yüz ile, yirmi beş diye başladı ben sözün alt tarafını duymadım hemen çıkarttım 25 lirayı verdim. Kaymakam bana, acaba oynattı mı diyen bir bakış attı. Aynı zamanda, “Cevat Bey, kira 25 kuruş dedi. Bu sefer ben kaymakama, oynattı mı diye baktım. Deniz kenarında ev, aylık 25 kuruş olur mu yahu? Hemen 6 aylığını çıkarttım peşin ödedim

Artık bir evi vardı. Bodrum’daki tüm evler gibi bembeyaz badanalı, iki katlı dört odalı, avlusunda kuyusu olan bir ev…  Evin önünde koca bir çınar, deniz kapının ardında. Bahçesinde asmalar, sardunyalar, ıtırlar, kadın düğmeleri… Beyazın içinde renk cümbüşü… Tüm doğallığı, gösterişten uzaklığı ile çekiyor içine Cevat Şakir’i burası. Cevat’ın yüzünde güller açıyor. Tıpkı bembeyaz evinin penceresindeki kırmızı sardunyalar gibi artık…

“Çocukluğumdan beri ilk defa hıçkıra hıçkıra çocuk gibi ağlayarak kapıya yüzüstü düştüm. Şiddetle hayret içindeydim. İçimdeki hayranlık gönül açıklığı şükran kıyamet kopuyor parmaklarımı yosunlara kumlara daldırdım.Güzel dünyanın kumlarını yosunlarını çakıllarını sanki inci pırlantaymış gibi yüzüme gözüme sürdüm. Üstüme avuç avuç akıttım, kova kova su çektim, kovalar dolusu suları cömert cömert kavrak taşlara savurdum. Denizden doldurdum, savurdum yine denizden, yine kuyudan fışır fışır savurdum

Yıllar yılı doğayla öyle harmanlanmış ki ruhu, senelerce Bodrum Cevat’ı, Cevat Bodrum’u beklemiş… “Bunlar göğün suları” diyor, “Elimden gelse ta göklere, yıldızlara savuracağım”

Yeniden Doğuş

Bodrum öyle güvenli ki dışarı mı çıkacak, kapıları açık bırakıyor, ne anahtar ne kilit… Sonrası… Sonra eşi Hamidiye Hanım da çocuklarla Bodrum’a gelerek Kız Mektebi müdiresi olarak göreve başlıyor. Cevat Şakir yavaş yavaş Bodrumlu oluyor, ilk işi, denize açılmak… Mavileşiyor hayat, mavileştikçe güzelleşiyor. Aradan geçen zamanda Hamidiye Hanım ile yollarını ayırıyorlar. Cevat Şakir, Hatice adlı Girit göçmeni bir kadına âşık oluyor ve evleniyorlar. Bu evlilikten 3 çocukları olacak, İsmet, Aliye ve Fuat… İsmet, İstanbul’da dünyaya geliyor Aliye ve Fuat Bodrum’da. Bodrum’un tadına varıyor, balık tutuyor, balıkçı arkadaşları ile denize açılıyor, bahçesine çiçekler dikiyor, o çiçekleri suluyor, Bodrum insanıyla sohbet ediyor ve tabii ki yazıyor… Aganta Burina Burinata, Ötelerin Çocukları, Uluç Reis, Turgut Reis gibi önemli romanlar ve en güzel öykülerini yazıyor burada. En beğendiği yapıtı sorusuna ise “En Bodrum olan yapıtlarım en sevdiklerimdir. Zaten Bodrum olmayan yok ki.” cevabını veriyor. Cevat Şakir, yeniden doğuyor bu küçük kasabada, artık o, Halikarnas Balıkçısı…  Bodrum’un antik dönemdeki adı ile denize âşık insanların harmanı…

Diz üstü düşmek, bir çeşit fırlamak, havalanmaktır. Babıali boyunduruğuna vurulmuş olan Cevat, boş bir kalıp olarak yerde yığılı dururken, onun ortasından -içinde sanki bir milyar kuş sevinçle cıvıldaşarak- Halikarnas Balıısı irkilip dikilmeye koyuluyordu. Yerde bir kalıp kalıyordu. Onun içinden başka bir insan kalkıveriyordu.”

Kaybetmesini öyle öğrendim ki…”

Bodrum’da geçen bir buçuk yılın ardından İstiklal mahkemesinden onu üzen bir  haber geliyor, mahkeme geri kalan kalebentliğini İstanbul’da geçirmesine karar veriyor. Büyükada’ya dönüyor. Hatice Hanım hamile… Tam 1 buçuk sene daha beklemek zorundalar, İstanbul’da. Halikarnas Balıkçısı ismiyle, Bodrum’da yazdığı yazılardan gelen parayla geçiniyor, zamanın dolmasını ve Bodrum’a dönmeyi bekliyorlar. Kızı İsmet doğuyor, ceza bitiyor. Onay için karakola gidiyor Halikarnas Balıkçısı, mahkûmiyetine ait kâğıt bulunamıyor, hâlbuki balıkçı, bir buçuk sene önce serbest bırakılmış… İstanbul’da geçirdiği, Bodrum’a gitme hayali kurduğu bir buçuk yıl… Hayatının bir buçuk yılını kaybettiğini düşünüyor…

İnsan kaybedişin böylesine yanmaz da neye yanar? Neyse, hayatımda pek kazanmadım ki, kazanmasını öğreneyim. Amma kaybetmesini, hem de şahane kaybetmesini öyle öğrendim ki, en zengin kazanışlara taş çıkartan bir ferahlık ve gönül açıklığıyla, gülerek kaybederim.

Artık güzel Bodrum’unda Özgür!

“Cevat Şakir’in İstanbul’u sizin olsun!” diyerek Cevat Şakir’i bırakıyor İstanbul’da, Halikarnas Balıkçısı’nı alıp koşarak geliyor Bodrum’a. Artık özgür. Yaşamının anahtarını bulduğu yerde, gönlünü verdiği, sonsuza dek yaşayacağı Bodrum’da. Bodrum’u öyle güzel anlatıyor ki…

“Burası engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyuverin uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz, aydınlattığı maddeyi değiştirir ve görülen bir şair rüyasına çevirir. Başka yerlerde ölüp nur içinde yatılacağına burada nur içinde yaşanır.”

Bu tasvir gücü ancak içten, sımsıcak duygularla yazan bir insanın kalemine ait olabilir. Bu kadar hissettirmesi de bundan… Vazgeçilmez ve hiçbir yerle kıyaslanamaz onun için bodrum, İtalya’yla bile…

İtalya’yı gör de öl derler
Yok a can
ım
Bodrum’la k
ıyılarını
gör ve ya
şa…”

Yardımsever, paylaşımcı, dost canlısı, hümanist, mütevazı karakteriyle Bodrum insanının kardeşi, ağabeyi oluyor. Bodrum ise içine alıyor, sahipleniyor onu… O Bodrum’u Bodrum, yapıyor, Bodrum da onu Halikarnas Balıkçısı… Okuyucusuna denizi, alfabeyi öğretir gibi en baştan öğretiyor, hissettiriyor, tüm terimleriyle, acısıyla tatlısıyla, deniz insanlarının yaşadıklarıyla…

Hayatındaki tüm renkleri Bodrum’da buluyor

Sapasağlam, güzel bir ev yapıyor önce, hem bahçesinden hem de pencerelerinden çiçekler fışkıran… Bir tekne alıyor, ismini Yatağan koyuyor. Balıkçılık yapıyor teknesinde… Tüm koyları birlikte keşfediyorlar. Keşfettikçe yazıyor, salt yazmak mı? Dantel gibi işliyor tüm güzellikleri hikâyelerine, romanlarına. Denizin, kıyıların tarihinden, balıkçılar ve denizcilere; adalardan, koylara; balıklardan, kuşlara, çiçeklere kadar her şeyi şiir dili, şair kişiliği ile yazıyor, yazdıkça yaşatıyor.  Araştırmalarına ara vermeden devam ediyor, Anadolu görüşüne dair açtığı pencerede sürekli yeni çiçekler büyütüyor. Çeviriler yapıyor. Sadece yazmak da değil, sevdiği her şeyi hayatının içine katıyor, zamanı nasıl yetiriyor bilinmez… Balıkçı, bahçıvan, turist rehberi, tarihçi, yazar, gazeteci… “Sevgiyle yaklaşılan her işte, her olayda, mutlaka, mutlaka başarı vardır”  sözünün hakkını veriyor. Yaptığı her işe sevgiyle bağlı olmasaydı, edebiyat ve düşün dünyasının önemli ismi “Halikarnas Balıkçısı” olur muydu zaten? Hayatındaki tüm renkleri Bodrum’da buluyor. Denizin gündüz maviliği, akşamüstü pembeliğini, çiçeklerinin tüm renklerini alıyor kalbine dolduruyor. Kitaplarındaki tüm karakterlere az az kendinden serpiştiriyor. Lafı gediğine oturtmak denilir ya, o da hikâye ve romanlarında sözleri kurgunun gediğine oturtuyor. Aganta Burina Burinata’da Mahmut’un dilinden kırgınlığı ne güzel de anlatıyor.

“Ayşe’nin o günkü halini unuttum. Nitekim deniz de bağrına atılan taşı unutur ama o taş gene oradadır ve oradan bir daha çıkmaz.”

Deniz insanının yanında, toprak insanı da

Denizi sevdiği gibi toprakla da arası iyi, toprağın insanlara dönüşünü, hak edilen emeğin karşılığını sunmasını seviyor olacak ki Bodrum Belediye Parkı’nda bahçıvan olarak çalışmaya başlıyor. Gittiği yerlerden topladığı tüm tohum ve fideleri serpiştiriyor toprağa, sonra süzülerek göğe uzanışını seyrediyor onların. Kaktüsler, tropikal çiçekler, mimozalar, amberler, Akdeniz bitkileri, begonviller, okaliptüsler, palmiyeler, fıstık ağaçları, hurma fideleri, çeşit çeşit portakallar, mandalinalar… Dünyanın farklı yerlerinde görülebilecek tüm bitkileri, Bodrum’a sığdırıyor. Türkiye’yi greyfurt ile tanıştırarak, narenciyeyi yaygınlaştırıyor.

“Gece rüyamda kendimi savaşan bir general gibi görüyordum. Arkamda yüzbinlerce portakal ve greyfurt ağaçlarıkökleri  üzerine kalkmışlar, ilerliyoruz ve düşmanımız, ölüme karşı, vitamin ve ışık bombaları, portakalları, greyfurtları, çiçekleri atıyoruz…”

“Çağdaş Homeros”

Gazeteciliği de boşlamıyor, Anadolu, Tan, Cumhuriyet’e yazılar yazıyor. Çizim yeteneğini bir kenara atmak olur mu, yazıları için resimler, yağlı boya tablolar, tezhip ve minyatürler yapıyor. Bir yandan ise tercümanlık ve rehberlik… Eski ve yeni Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Almanca, İspanyolca dillerini konuşuyor balıkçı… İşini de imrenilecek derecede iyi yapıyor. Hatta dönemin Fransa Devlet Başkanı’na rehberlik yapmasının ardından başkan, “Halikarnas Balıkçısı bana ne zaman rehberlik yapabilecekse Türkiye’ye o zaman gelmek isterim” derken, yine balıkçının rehberlik yaptığı Belçika Turizm Bakanı Ullo, Balıkçıya “Çağdaş Homeros” diye hitap ediyor.

27 yıllık Bodrum hayatında o artık bir Bodrum Kâşifi… Bu küçük kasabaya bambaşka bir anlam katıyor. Bodrum’un el değmemiş güzelliklerini, denizini, insanını anlatıyor, anlatmaktan öte denize kilometrelerce uzakta olanları bile denizde yaşatıyor hikâye ve romanlarıyla. Nazım Hikmet onu, “Hepimizden büyük şair” diye tanımlıyor. Hikâye ve romanlarının içinde diliyle, hissettirdikleriyle bir yazardan öte, şair Halikarnas Balıkçısı. Hayatı da şiir gibi değil mi zaten? Kalıplaşmış kurallardan uzak, mükemmel bir şiir. Yazdıklarının şiir olarak görülmesi çok sevindiriyor onu, yazıları, öykü ve romanlarının içindeki şiirin bulunmasını istiyor, kendisine şair denilmesinden hoşlanıyor. Şiire “kanatlı söz” diyor, çok sevdiği Homeros’tan ötürü…

En sevdiğşiir Anadolu,  en sevdiği dize Bodrum

En sevdiği sanat, şiir. Shakespeare, Dante, Vergilius’un dizelerini ezbere okuyor. En sevdiği Türk şairi, Oktay Rıfat. Ve Oktay Rıfat’ın şu dizelerine hayran:

“Arkasında başak kokusundan
Yakamozlar b
ırakan araba
Da
ğ gibi demet yüklü araba
C
ırcır böceklerinin türküsü
içinden geçti gitti ovada,
çocukluk k
ırlarımı düşündüm.
Elma 
şekeri gibiydi güneş
kala kald
ı elimde, havada.”

Şiirin ardından müzik duruyor, hayatının önemli bir köşesinde… Yazı yazarken kendine hep bir müziğin yoldaşlık ettiğini söylüyor. Klasik Türk müziğini hiç sevmiyor, Hatta Türk sanat müziği hakkında şu yorumu yapıyor, “Bence kapı gıcırtısı kadar monoton ve dinlenmeye değmez bir müzik.” Halk türkülerine bayılıyor ve İspanyol müziğine… Sürekli operalardan aryalar, napoliten şarkılar mırıldanıyor, müziğindeki başkaldırı nedeniyle Wagner’i seviyor.

Ve tabii vazgeçilmezi, mitoloji… En sevdiği mitoloji kahramanı ve tanrısı Prometheus. ondaki başkaldırışı, hümanizmi seviyor.

“Tekmil Promete’yi taa eskiden beri sevmiştim yahu! Allah Allah adam başkaldırır, gider Allah’ın ateşini çalar, insanlara verir. Şiir yok da ne vardır bunda yahu? Tam şair.”

En sevdiği şiirdi Anadolu ve o şiirin en güzel dizesiydi, Bodrum, en sevdiği şarkının nakaratıydı. O yüzden kalbinin en güzel yerindeydi. Sevdiği her şey bu küçük kasabadaydı; tarih, deniz,  samimiyet, ailesi, dostları… Bodrum ise çocuğu saydı onu, denizden doğurduğu.

Artık ne Bodrum, ne de Arşipel görünüyor”

Ayrılık, kapısını çalıyor senelerin ardından… 25 yıl geçiyor, çocuklar büyüyor, gönderecek okul yok Bodrum’da. Mecburen İzmir’e gidecek… Başka çare yok. Bodrum’dan ayrılıp İzmir’e yerleşiyorlar maaile. 1945 yılı, çiçeklerle bezediği ev ve sevdasıyla dolu teknesi yatağan satılıyor. Ayrılık günü hissettiği acı, söküp Bodrum’da bıraktığı kalbinden olsa gerek.

“Ayrılık günü geldi. Sabahtıİngiliz komutanı bir kamyonu emrime verdi. Ama yolculuk etmek isteyenlerin hepsini aldım. Kamyon diktiğim ağaçların arasından geçti. Yokuş başına vardı. Yirmi beş ya da yirmi yedi yıl önce jandarma muhafazasında ilk defa Arşipel’i görmüştüm. Yine baktım. Çocuklar deniz kıyısında büyüdükleri evin damını seçince ağladılar. Dönemeci döndük, artık ne Bodrum görünüyordu ne de Arşipel.”

Bodrum’dan sonra geldiği İzmir’e alışamıyor, Hatay Caddesi’nde bir eve taşınıyorlar. Takip edildiği, gözlem altında olduğu, evine sebepsiz baskınlar yapıldığı için Bodrum’daki rahat, mutlu, huzurlu hayatı arıyor. Anadolu ve Demokrat İzmir’de yazıyor. Kitap yazabilmek için turist rehberliği yapıyor. Türkiye’nin ilk resmi rehberi unvanına sahip artık. Geceleri yazıyor, gündüzleri turistlere rehber oluyor. Oturduğu apartmanın ismini “Merhaba” koyuyor. Son kitapları, Deniz Gurbetçileri, Gençlik Denizlerde, Hey Koca Yurt bu apartmanda “merhaba” diyor edebiyat hayatına. Çalıştığı oda dik bir sokağa bakıyor, kışın perdeler ardına kadar açık, yazın ise pencereler. Gökyüzünü görmek istiyor, temiz havasız, mavisiz yaşayabilir mi hiç Halikarnas Balıkçısı?

“Hava almak, ışık almak için yapılmadıysa bu pencere ne için yapıldı? Hem pencere açacaksın duvara hem de tutup camla, perdeyle kapatacaksın onu, olur mu?”

Adım adım sona yaklaşırken…

Adım adım hayatının sonuna yürüyor İzmir’de ama yazmaya ara vermiyor ta ki son günlerine kadar. Artık takati kalmıyor. Yetmiyor yazdıkları, tarihin kapısını açacak düşünceleri, kafasında kurgusunu yaptığı hikâyeleri, romanları var daha Halikarnas Balıkçısı’nın. Hayatı boyunca hiçbir zaman “tamam oldu” demiyor. Ölmeden önce de “merhaba” oluyor son sözleri ve şunu anlıyoruz ki yazacak çok söz, kurulacak çok cümle kalıyor içinde bu koca çınarın:

“Ah… Ne acı… Doğa en can alıcı noktada elimi kilitledi. Son söylemek istediklerimi yazamadım… Sanırım ki yolcuyum… Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim… Burnuma çiçek kokuları geliyor… Açın, açın pencereleri, son defa görmek istiyorum özgürlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya. Merhabaaa…”

Mutlak ölüme karşı çıkıyor Balıkçı, hayata gözlerini yumduktan sonra da seyredecek dünyayı, belki çok sevdiği, kendine benzettiği bitki sabırlık, ya da bir çiçek, bir ağaç olarak… Buna inanıyor. Çünkü o hayatı doğa sayıyor.

“Her yaşayan insan hayatın askeridir. Ölüm var her zaman. Ölüm hayata sığıyor ama hayat ölümü aşıyor. Hayat doğadır!”

“Balııya bir merhaba yaraşır”

Merhaba apartmanı, onun hayata “merhaba” ile veda edeceği yer… Son günlerini yaşarken Şadan Gökovalı’ya vasiyetini aktarıyor, isteği tabii ki sevdalısı olduğu Bodrum’un topraklarına karışmak…

“Bodrum’a gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok severim. Mindos Kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice’ye de bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha. Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu dikin mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış da şu tarihte doğup, şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş. Eh benim tekne su almaya başladıŞatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor, gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat, sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmir’e gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrum’u severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar ara sıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balııya bir merhaba yaraşır.”

O, gösterişten çok uzak yaşadığı hayatını, aynı şekilde sonlandırmak istiyor. Anadolu’ya dair yazacak çok şey var zihninde, o etkilediği birçok tarihçi ve gelecek nesillerin kendi açtığı çizgiden ilerlemesi gerektiğine inanıyor. “Benden bu kadar”diyor, “siz devam edin.”

“Ölen her insanın kafası, yeni insanlığın binasına taşolur. Böyle gelişir uygarlık, böyle yükselir insanlık…”

Anadolu’ya olan merakı, araştırma sevdası, çıkardığı sonuçlar, yazdıkları sadece Anadolulu olduğu için değil. Anlaşılmak istiyor son zamanlarında Halikarnas Balıkçısı… Anlaşılsın ki nesiller devralsın bayrağı, bunu diliyor, bir tarihi aydınlatmayı:

Şimdi biz ne diyoruz? Bunca yıl kafa patlatmışız, bir şey koymuşuz ortaya, sen alacaksın onu kullanacaksın, beni kafamı kullanacaksın değil mi ya? Başkası da senden öğrenecek bir şeyler. Hani sen burada doğdun da onun için övüyorsun bu toprakları, bu insanları diyecekler. Ama değil, haklıbir şey bu, başka yerde doğmuş olsaydım da yazardım aynı şeyleri. İnsanlığı kurtaracak olan fen kafası burada doğmuşşimdi anlatmayacak mıyım ben bunları Anadolulu olduğum için?”

Ve dilediği oluyor, ölümünden yıllar sonra bilim dünyasında Anadolu uygarlığının çok önceleri var olduğu kanıtlanıyor.

“Merhaba”

Ve Koskoca bir hayatın sonu… 13 Ekim 1973… Bodrum, balıkçısını kaybediyor, Anadolu, savunucusunu, Akdeniz, rüzgârını, Ege, sevdalısını o gün. Deniz duruluyor, güneş soluklaşıyor. Bodrum bomboş… Bodrumlu atlıyor arabalara İzmir’e geliyor haberi duyar duymaz, geri kalanlar Torbalı mevkiinde bekliyor Halikarnas Balıkçısı’nı. Sonra Halikarnas’ın arkasından tüm Bodrumlu kuyruk oluyor yollarda. Balıkçı ilk, oturduğu evin mahallesine, Kumbahçe’ye götürülüyor. Yokuş başında öğrenciler, ellerinde çiçekler, balıkçıyı bekliyor. Cenaze “Halikarnaslım” adlı tekneye bindiriliyor. Bir süre en sevdiği mavilikte gezdiriliyor Balıkçı. Deniz hareketleniyor, selam veriyor balıkçıya… Güneş parlaklaşıyor. Kalksa ayağa, avucunu açsa mavilik dolacak adeta oraya… Çok sevdiği Karaada ve Salmakis’e veda ediyor balıkçı. Bütün körfezde dolaşıyor. Ardından cenaze kalenin arkasından limana yol alıyor. Balıkçılar tabutu alıyor, Maviyle sarılı tabutu… Narenciye dalları, palmiyeler, yaseminler, mimozalar yanında… Çok sevdiği Bodrumlular, dostları balıkçılar yanında. Bodrumlular balıkçıyı omuzlarına alıyor. Mavilik göğe, denize uçuyor. Ölmeden önce kendisinin seçtiği Bodrum’un iki koyundan biri, Bodrum Kalesi, Gümbet Koyu ve Asarlık’ı gören Türbetepe’ye gömüyorlar onu.  Başına da istediği gibi kocaman bir kaya koyuyorlar.

Yelkenlisine binip el sallıyor ve kendiyle bütünleşen “merhaba”sıyla uzaklaşıyor, uzaklaştıkça nokta kadar kalıyor. Gözden kayboluyor ama gönüllerde daha da büyüyor. Mühim olan gönüllerde yaşamak değil mi zaten? Sonuçta herkes dünya üzerinde yaşıyor bedeniyle, ya ruhu ile yaşamak? İşte bu herkesin harcı değil… Yüzü denize dönük bir mavi yolculuk insanı Halikarnas Balıkçısı… Mavi hiç bitmez ya,  o da hiç bitmeyecek, akıllarda kalacak, yüreklerde yaşayacak hep.

“Merhaba” Halikarnas Balıkçısı…

SELİN TEKİN

 

Kapat